VAHYİN AYDINLIĞINDA
HADİS-SİYER
İNANÇ

MODERN HAYATA ES VERMEK

Modern hayatı eleştirsem de seviyorum. Elektriği, interneti, bulaşık ve çamaşır makinelerini seviyorum. Fakat doğadaki hayvanlara gelince durum değişiyor, kendimi onlara uzak hissediyorum. Kedi, köpek değil bahsettiğim, diğer canlılar. Onları görmek beni şaşırtıyor ve korkutuyor. Bir kirpi gördüğümde mesela, ona müzelikmiş gibi yaklaşıyorum. Böyle şeyler ancak müzelerde görülmeliymiş gibi. Oysa çocukluğum börtü böcek içinde geçti. Ne ki kolay alıştım modern hayatın konforuna. Kolay alışılıyor. Doğadan çabucak vazgeçebiliyoruz. “Doğayı geri püskürtme” deyimini kim kullanmıştı bilmiyorum ama modern hayat tam olarak bu, doğayı geri püskürtme ya da onu kontrol altına alma: İlaçlamalarla, parklarla, peyzajla… Doğanın aramızda kontrollü bir şekilde var olmasına izin veriyoruz. Bu doğada sırtlanlara, aslanlara, yılanlara yer yok. Böceklerin yaşamaması için de elimizden geleni yapıyoruz. Avcı, toplayıcı ve çiftçi atalarımızdan fazla uzaklaşmadık zaman çizelgesinde ama yaşam tarzımız ışık hızıyla uzaklaştı köylerden, tarlalardan. Artık ekip biçmek maksadıyla arsa sahibi olmuyoruz. Modern hayata bir beton daha yığmak için arsa sahibi oluyoruz. Beton âdeta mabedimiz oldu. Neden ahşap bir yapıya girdiğimde huzur ve sakinlik ve adını koyamadığım şeyler hissediyorum? Hala kopmadık doğadan. Bir yanımız park, bahçe, toprak arıyor bir yanımız betona yapışık. Ama doğanın o gür sesine dayanamıyoruz. Doğaya müzelikmiş gibi davranıyoruz. Bir müzeyi seyre gider gibi doğaya gidiyoruz. Bazen bilet alıyoruz hatta doğaya kavuşmak için. Bazı doğa parçalarını koruma altına alıyoruz. Biliyoruz ki koruma altına almazsak orası da betona dönüşecek. İnsan doğadan kopalı çok olmadı. Belgesellerle bu özlemi gidermeye çalışıyoruz. Bir aslana av olmamak için duyulan kaygı bitti mi peki? Hayır, yerine bir sürü yeni kaygılar geldi; modern hayat insanı kaygıdan ve korkudan kurtarmadı. İnsan doğada yaşarken stresli olmalı, her an bir yırtıcıyla karşılaşma tehlikesine karşı uyanık olmalı. Peki, modern insan bu stresten kurtulabildi mi? Diyebiliriz ki modern hayatta stres seviyemiz, doğada yaşayan insandan kat kat fazla. İş, trafik, ödemeler, çocukların geleceği… Hepsi birer stres ve kaygı kaynağı… Bir de varoluş kaygısı var. Doğadan uzaklaşmamız, bizi hayatta kalma kaygısından kurtardı ama hayatın anlamı da çekildi yaşamlarımızdan. Hayatta kalmak yetmiyor anlam bulmak için. “Ne için doğdum?”, “Hayat bu rutinden mi oluşuyor?”, “Ne işe yarıyorum?” gibi sorular insanın zihnini kurcalayıp duruyor.

DAHA ON YEDİ

Her gün söyleyecek bir cümlemiz, her an düşürecek bir gölgemiz var gençlere. Oysa yalnız sesimize ve gölgemize değil, sessizliğimiz ve aydınlığımıza da ihtiyaçları var onların. Çoğu kez susuyoruz ama bilinçli bir sessizlik değil bu. Cesaretimiz yok konuşmaya. Onlar için bir şeyler yapmayı değil, onlar hakkında bir şeyler düşünmeyi tercih ediyoruz. Aklımızdan neler neler geçiyor. Bir kayıp olarak görüyoruz bazen onları. Kaybettiklerinde yanlarında olup olmadığımızı hatırımıza getirmeden. Mesela şu cümleler geçiyor aklımızdan: Kimliğini kaybetti, daha kurumamıştı üstündeki mürekkep. Öğrenememişti henüz adını, harfler dağıldı. Kimlik bir anahtardı bütün kapıların önünde duraksamadan açıldığı. Kaybetti, bu yüzden dinmiyor öfkesi. Kimse bilmiyor ona yardım etmenin yolunu, dokunamıyorlar omzuna yaraları büyüyor. Artık onunla konuşamıyorlar, ne dediğini anlayamıyorlar. Yerini terk ediyor sevdikleri, bayramda harçlık vermiyorlar artık, orucunu satacak kimsesi yok. Yıldızları keşfetmek, onu keşfetmekten daha kolay. Bir yıldıza tercih edilmek büyütüyor yarasını. Bu yüzden artık göğe bakmıyor. Aniden karar veriyor büyüyünce ne olacağına, asla karar veremiyor bugün ne yapacağına. O yüzden canı sıkılıyor durmadan. Hiçbir şey oyalayamıyor onu. İçindeki kumbara bozukluklarla çınlamıyor. Kâğıt para istiyor; üstünde kimsenin taklit edemeyeceği bir resim olsun. Kimse onu olduğu gibi kabul edemiyor. Korkuyorlar değişen sesinden, farklılaşan görüntüsünden. Tutarsız olduğunu düşünüyorlar, elini tutup sarılmak kimsenin aklına gelmiyor. Bu yüzden düşüyor durmadan. Kendi başına ayakta durmazsa öleceğinden korkuyor. Yüzündeki yanardağları söndürecek bir ilaç yok. Aynaları sevmiyor. Elleri büyüyor, dokunduğu her şey aynı. Boyu uzuyor, ağaçların dallarına uzanmak artık alkışı hak etmiyor. Kimseye güvenmiyor, kimse ona güvenmiyor. Çocuk değilsin, büyü artık, diyorlar. Çocukluğuyla arasında bir uçurum beliriyor, öteki ucunda yetişkin olmak. Bastığı yeri tanımlayamıyor. Kime yakın, kimin yakını olduğunu kestiremiyor. Hiçbir yere ait olmamakla övünürken ayaklarını saklıyor. Kimliğine değil, yırtılan parçalarına rastlıyor. Dikecek iğnesi yok, ipi yok bir arada tutacak. Yeni bir isim uydurdu kendine, kulağına üfleneni artık hatırlamıyor. Özel biri olmayacaksa kim olduğunun bir önemi yok. Saldırgan olmayı uyumlu olmaktan daha değerli buluyor. Arkasında keskin izler bırakmayacaksa yürümenin ne anlamı var. Yeni yollar ararken durmadan kayboluyor, bu yaşta yorgunluğunun tarifi yok!

İBADET-AHLAK

TARİHİ KİMİN KELİMELERİYLE OKUYORUZ?

Tarih, en yalın tanımıyla bir bilimdir. Bir bilim olarak tarihin çalışma sahası insan topluluklarının bütün faaliyetlerini, geçirdikleri gelişmeleri ve aralarında geçen olayları yer ve zaman göstererek sebep-sonuç ilişkisi içinde, belgelere dayanmak suretiyle araştırmak ve günümüze nakletmektir. İşte tarihin bilimsel nesnelliğinin en zayıf yanı tam da burada başlar. Çünkü tekrarlanabilme ve deney yapılabilme özelliklerinden yoksun olan tarihî olaylar ancak belgeler üzerinden tarihçinin kişisel tutumuna bağlı olarak aktarılabilir. Peki, tarihçi geçmişte yaşanmış olaylar arasındaki ilişkileri dikkate alarak onları yorumlarken ne kadar nesnel olabilir? Bu çok zordur. Zira tarihçinin yaşadığı zaman ve coğrafya, bağlı bulunduğu kültür ve ideoloji olayların dolaysız aktarımını etkiler. Buraya kadar bahsedilen durum, tarih biliminin bilim olarak kendi yapısı ile ilgilidir ama art niyet içermeyen ve kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdur. Tarihin bir bilim olarak yukarıda ifade edilen bu yönü, sistemli kötü kullanımlara da yol açmıştır. Modernizm öncesi kendiliğinden oluşan bu durum, modern Avrupa’nın oluşumuyla birlikte daha amaçlı ve sistemli bir hâle gelmiştir. Bunun temelinde Coğrafi Keşifler sonrası dünyaya yayılma ve bu yayılımı tarihî temellere dayandırma amacı yatmaktadır. Avrupa ülkelerinin diğer milletler üzerinde gelişmiş silah ve teknoloji üstünlüğüyle kurduğu sömürgeci hakimiyetin uzun soluklu olması ancak tarih bilimi istismar edilerek sağlanabilmiştir. XVI. yüzyılda Avrupa’nın diğer kıtalar üzerinde kurmaya başladığı sömürgeci yapılar II. Dünya Savaşı’ndan sonra sonlanmıştır. Buna rağmen bu ülkelerde eğitim yoluyla tarih yeniden inşa edilmiş; böylece sömürgeci düzen, sömürülen ülke insanlarının zihinlerinde sürdürülebilmiştir. Bu noktada sömürülen ülkelerin başta “aydın” zümresi olmak üzere her kesiminde üstün ve ilerlemiş Avrupa algısı oluşturulmuştur. Bu projeye “Eurocentrism” yani “Avrupamerkezcilik” demek yerinde olur.

YAVAŞLA VE EVİNE DÖN, KALBİNE DÖN

İnsan, zaman denen nehrin içinde bir sandaldı. Su akar, insan o küçük sandalın kıvraklığında yolunu bulur, akar akardı… Su hep gür hep berrak değildi ama o an için önemli olan sadece akmaktı… Zaman denen su önce yavaş, sonra hızlıca azaldı. “Hızlıca” olması azalmak için olunca, bir tuhaftı… Öne doğru akmaya alışık olan insan için durma hâli, unutulmuş bir hâldi ve çoğu insan için durmak, “gerilemek” demekti. Durmamak gerektiği, insana dört koldan tembihlenirdi. Durmak tek başına anlamsız ve amaçsız elbette hoş bir şey değildi. Ünlü hekim Razi, insan sağlığını bedenen ve ruhen incelediği araştırmaları sonucunda “Meşguliyetten daha iyi bir tedavi yoktur...” (E. B. Razi, (2004). Ruh Sağlığı (Et-Tıbbu’r-Ruhani). Çev. Hüseyin Karaman, İz Yay., İstanbul.) demişti. Çünkü insan amaç arayan, o amaca bir anlamla giden bir varlık olarak yaratılmıştı. Meşguliyet edinmek, üretmek demekti, İnsan suyun yani zamanın akışına tekrar katılıyor. Kur’an’ı Kerim’de de “bir işten yorulduğunda diğerine koyul” (İnşirah, 94/7.) buyrulmuştu. Ama dikkatler celbedilirse; önce bir işten yorulmak ve sonrasında işin bir öncekinden farklılığına da vurgu yapılarak “diğerine koyul” deniyordu. “Bir işi bitirir bitirmez ya da bitirmeden aynı anda beş işi birlikte yürüt.” şeklinde bir anlam çıkması mümkün değildi. Zamanın akışı karantina günleriyle birlikte azaldı. Süzüle süzüle gelen zaman kimi insanların yaşamında pastoral bir tablo gibi pencerelerde dondu. Pencereden bir hayat başladı. Sabah güneşinin doğuşunu, öğlenin parlaklığını, akşam güneşinin kırılarak odaya yansıyan huzmelerini seyretmeyeli uzun zaman olduğunu yine bizzat bize tabiat hatırlattı. İslam âlimleri insanı incelerken, can taşıyanlar içinde bir sınıflandırmayla ele aldı. Can taşımak ruh taşımaktı. Ruh taşımak beden denen toprağa bu dünyadan olmayan bir nurun/tohumun ekilmesiydi. Her can, kendi bedeninde açmış bir çiçekti. Baharın gelişini bayramla karşılayan insan için bu kez öyle olmadı. Bahar geldi yine, dallar çiçeklendi, çayırlar yeşillendi, kuşlar repertuvarını gözden geçirdi. İslam düşünürlerinin canlılar sınıflamasında bulunan bitkisel ruh, yani bitkiler âlemi, tabiat kendi çiçeklerini açtı baharına geçti. İnsanlar ilk defa bu bahar evlerine çekildi. Bu birçok insana bir ceza gibi geldi. Evet, bu karantina günleri acı veren bir ayrılık oldu. Ama ayrılık, birleşmek ve kavuşmayla çift bir kelime olarak var oldu. Ceza, acı ileyse ödül merhametle yazıldı. Her ikisi de hayatın düzeninde birlikte haşrolundu. Her şerde bir hayır; her hayırda bir şer olması, dermanın dertle yan yana verilmesi Allah’tan gelen bir lütuf bazen çözülmesi gereken eğitici bir bulmaca oldu.

NAMAZIN DERUNİ ANLAMI

Dinî bir kavram olarak ibadet, genel olarak insanın Allah’a saygı, sevgi ve itaatini göstermek, O’nun hoşnutluğunu kazanmak için ortaya koyduğu tutum ve davranışlara denir. Bir başka ifadeyle ibadet, sevgi, saygı, itaat ve tazimin en yüksek anlamda beden, dil ve kalple ifade edilme şeklidir. İnanç ve inanmak sübjektif bir yaşayış olduğu halde ibadet bu inancın objektifleşerek görünür hâle gelmesidir. İbadetler, kişinin dinî inancının gereği olarak inandığı, güvendiği, sığındığı yüce varlığa bağlanışını, yönelişini, bahşettiği nimetler karşısındaki sevinç, minnet ve şükran duygularını ifade ettiği birtakım belirli ve özel davranışlardır. Bu davranışlar namaz, oruç gibi bedensel; zekât, sadaka ve kurban gibi ekonomik; hac ve umre gibi hem bedensel hem de ekonomik güç ve imkânlarla ilgili olabilir. Bütün bu sayılan ibadetlerin esas amacı Allah’a yaklaşmak, O’nu tanımak, O’nun rızasını kazanmaktır. Rudolf Otto tarafından “Kutsalın tecrübesi” olarak tanımlanan dinde, tanımından da anlaşılacağı üzere inançla ibadet arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. İnanan bir kişi inandığını dışarıya yansıtmak, inandığını her hâl ve hareketinde yaşamak ya da inandığı gibi davranış kalıpları geliştirmek ister. Böyle davranmakla kendi öz gelişimini takviye etme, kişiliğini bulma ve geliştirme sürecine girmiş olur.

DÜŞÜNCE-YORUM
KÜLTÜR-SANAT-EDEBİYAT

YASAK ODA

Annem, Selviler Mahallesi’ne gideceğimiz günler bir kuş gibi gülerek uyanırdı. O sabah da cıvıltısını etrafa cömertçe saçarak kalktı. Babamın yemeklerini erkenden hazırladı. Tencerenin birini tel dolabına, diğerini kuzinenin üstüne koydu. Babama iyice tembih etti: Bu yahni, bu madımak. Soba sönerse fırınında kurumuş odunlar var. Isıtmadan yeme. O anda, bir kadını en çok güzelleştirenin anaçlık duygusu olduğunu düşündüm. “Tamam, tamam,” dedi babam bana göz kırparak. Yemekleri soğuk soğuk yiyeceğini hepimiz biliyorduk. Annem, uzun bir sefere çıkacakmış gibi kendisi yokken evin işleyişini sağlayacak diğer işleri de tamamladı. Çeşmeden su getirerek evdeki bütün kovaları doldurdu; tavukların yemine, suyuna baktı. Köyümüzde henüz elektriğin olmadığı yıllardı. Kış gecelerinin daha da uzun olduğu zamanlarda insanlar ya birine gider ya da birileri onlara gelirdi. Bizim de geceleri, yakın komşu ve akrabalara gezmelerimiz olurdu. Ama annemle Selviler Mahallesi’ne gidişlerimiz bunlardan farklıydı. Annem, köyden biraz ayrı olan bu mahalleye belli aralıklarla yaptığımız gezileri önceden planlardı. Gündüz vakitlice gider ve hatırı sayılır bir zaman kalırdık. Annemin, çocukluk ve gençlik yıllarının mahallesiydi Selviler. Üç dayım ve iki teyzem hâlâ orada yaşıyordu. Aynı evde aynı yoksulluğa doymuş kardeşler… Bütün bir mahalle, evi gibiydi. Ailemin son çocuğuydum. Abilerim ve ablalarım büyüyüp kendi hayatlarına yürüdükten sonra doğmuşum.

Aile

TOPLUMSAL DUYARLILIK VE KADINLAR

Kolektif kotuluk ve kuresel sorunlarla mucadele etmek zorunda kalan gunumuz insanı bir yandan da yalnızlıktan muzdarip. Tum iletişim imkanlarına rağmen sahici olmayan, derinliği bulunmayan dostluklar, tanıdıklıktan oteye gidemeyen arkadaşlıklar, kopma noktasına gelen akrabalık ve aile ilişkileri ile ayakta kalmaya calışıyor. Dunyanın bir kısmı icin açlık hala olum sebebi iken diğer kısmında insanlar tokluğun verdiği sıkıntılarla mucadele etmek zorundalar. Bir yandan dunya kaynaklarına tamahkarca hakim olma isteğiyle acılan savaşlar, diğer yandan kendi ülkelerinin kaynaklarına, kendi yaşam haklarınadahi sahip olamayan insanlar,oldurulen cocuklar, zorunlu gocler…Neredeyse kutsallaştırılan genclik ve guzellik algısı ile metalaşanve metalaştıkca değersizleşen insan bedenine ilavetenrobotlaşmaya ve robotlara teslim edilmeye hazır olunan insanzihni… Guclunun haklı olduğu ikiyuzlu dunya siyaseti… İciboşaltılan, tahrip edilen eğerler ve Yaradan’dan kopartılandayanaksız insan… Tum bunların yureğinde, vicdanında veruhunda derin yaralar acmakta olduğu insan icin artık sadecebeden sağlığını değil ruh ve akıl sağlığını da korumak hayli zor. Cağımızın yeni insanının bu kadar kotuluğe karşı tek başınamucadele edebilmesi de neredeyse imkansız. Ancak iyilik yolunda atılacak ortak adımlar ve bu adımların uzerine bina edileceği sağlam bir değer birlikteliği bu mucadeleyi guclu kılacak. Her bir ferdin tek tek sorumluluk alacağı ve “Ben ne yapabilirim?” diyeceği bir birliktelik… Ve şahsi emellerden vazgeçiş ile tam bir dayanışma ruhu ile… Kadını erkeği, yaşlısı ve genci ile… Dayanışma ve Yardımlaşma Ruhu İnsanlık, Hz. Adem’den bu yana kotulukle iyiliğin, hak ile batılın mucadelesine şahitlik ediyor.

EĞİTİM

ŞEHZADEGÂN MEKTEBİ VE ŞEHZADELERİN EĞİTİMİ

"Kararlarıyla, bilgi ve tecrübeleriyle tarihin akışına yön veren Osmanlı padişahları daha çocukluk yıllarından başlayarak sıkı bir eğitim sürecinden geçmişlerdir. Çocuk yaşta nitelikli bir talim terbiyenin yanında başta valideleri olmak üzere, mürebbiler ve devrin meşhur âlimleri eliyle tam bir dinî, ahlaki, ilmî ve kültürel dersler almışlardır. Şahsiyet ve mizaçları gelenekler, ilim, irfan, adab-ı muaşeret kuralları ile yoğrularak örnek bir insan, her cihetten kabiliyetli, azimli, dirayetli vasıflı birer yönetici olarak yetişmeleri hedeflenmiştir. Şehzadelere ilk eğitimleri anneleri, saraydaki bakıcılar ve mürebbiyeler tarafından çok küçük yaşta verilmeye başlanıp sonrasında ise Şehzadegân Mektebine gönderilirlerdi. Osmanlı şehzadelerinin okutuldukları Şehzadegân Mektebi, Topkapı Sarayı Harem Dairesi Darüssaâde ağasının bulunduğu binanın üst katında yer almaktaydı. Ahşap bir merdivenle çıkılan Şehzadegân Mektebinin sofası dikdörtgen planlı ve düz ahşap tavanlıdır. Çeşitli süsleme öğeleri ile dikkat çeken yapı XVII. yüzyıla tarihlenen çini panolar ve pencereliklerle mamurdur. Mektebin ikinci odası divanhanenin, mermer üzerine hakkedilmiş celî sülüs kitabesinde, dışta “Selâmün aleyküm ketebe rabbüküm ‘alâ nefsihi’r-rahmeh” içte ise “Yâ müfettiha’l-ebvâb iftah lenâ hayre’l- bâb” yazmaktadır.

HAYAT'A DAİR
TARİH-BİYOGRAFİ
SÖYLEŞİ
KİTAPLIK
MEHMET AKİF ERSOY

Fâtih Camii

Yatarken yerde ilhâdıyla haşr olmuş sefîl efkâr , Yarıp edvârı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrâr . Siyeh reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler , Civârından kaçar, bulmaksızın bir lâhza istikrâr; Ziyâ-rîz-i hakîkat bir seher tavrında müstakbel , Gelir fevkinden eyler sermedî binlerce nûr îsâr . Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu : Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür’etkâr! O revzenler , nazarlardan nihân dîdâra müstağrak Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr . Bu kudsî ma’bedin üstünde tâbân fevc fevc ervâh , Bu ulvî kubbenin altında cûşân mevc mevc envâr . Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru ; Semâdan yâhud inmiş hâke , Sinâ-reng olup dîdâr! Tabîat perde-pûş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken, O, gûyâ kalb-i nûrânîsidir leylin , durur bîdâr . Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-ı âşıktır, Ki cevfinden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr . Nümâyan cephesinden Sadr-ı İslâm’ın meâlîsi : O sadrın feyz-i enfâsiyle gûyâ bir yığın ahcâr , Kıyâm etmiş de, yükselmiş ve bir timsâl-i nûr olmuş, Nasıl timsâl-i nûr olmaz? Şu pek sâkin duran dîvâr , Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş-i hücûmunda, Göğüs germektedir, bir kerre olsun olmadan bîzâr. Bu bir ma’bed değil, Ma’bûd’a yükselmiş ibâdettir; Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr . Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir: Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir .

BAYRAM YAZILARI
VIII. DİNİ YAYINLAR KONGRESİ
DUALAR