Günün Kitabı
"Hadislerle İslam 1.Cilt"
Keşfet
" SAĞLIKLI AİLE OLMAK"
Makale Oku
Diyanet Aile Dergisi Yayında
E-Dergi
"SÖZLERİN EN GÜZELİ KUR'AN"
Hemen Dinle
"YERYÜZÜ İNCİLERİ-MESCİD-İ AKSA"
Hemen İzle
Hadislerle İslam
Komisyon
Ramazan Günlükleri - 1
Prof. Dr. Ali Erbaş
Kadere İman
Prof.Dr. Cağfer Karadaş
10.12.20

tarihi kimin kelimeleriyle okuyoruz?

Prof. Dr. Ali Erbaş

Tarih, en yalın tanımıyla bir bilimdir. Bir bilim olarak tarihin çalışma sahası insan topluluklarının bütün faaliyetlerini, geçirdikleri gelişmeleri ve aralarında geçen olayları yer ve zaman göstererek sebep-sonuç ilişkisi içinde, belgelere dayanmak suretiyle araştırmak ve günümüze nakletmektir. İşte tarihin bilimsel nesnelliğinin en zayıf yanı tam da burada başlar. Çünkü tekrarlanabilme ve deney yapılabilme özelliklerinden yoksun olan tarihî olaylar ancak belgeler üzerinden tarihçinin kişisel tutumuna bağlı olarak aktarılabilir. Peki, tarihçi geçmişte yaşanmış olaylar arasındaki ilişkileri dikkate alarak onları yorumlarken ne kadar nesnel olabilir? Bu çok zordur. Zira tarihçinin yaşadığı zaman ve coğrafya, bağlı bulunduğu kültür ve ideoloji olayların dolaysız aktarımını etkiler. Buraya kadar bahsedilen durum, tarih biliminin bilim olarak kendi yapısı ile ilgilidir ama art niyet içermeyen ve kendiliğinden ortaya çıkan bir durumdur. Tarihin bir bilim olarak yukarıda ifade edilen bu yönü, sistemli kötü kullanımlara da yol açmıştır. Modernizm öncesi kendiliğinden oluşan bu durum, modern Avrupa’nın oluşumuyla birlikte daha amaçlı ve sistemli bir hâle gelmiştir. Bunun temelinde Coğrafi Keşifler sonrası dünyaya yayılma ve bu yayılımı tarihî temellere dayandırma amacı yatmaktadır. Avrupa ülkelerinin diğer milletler üzerinde gelişmiş silah ve teknoloji üstünlüğüyle kurduğu sömürgeci hakimiyetin uzun soluklu olması ancak tarih bilimi istismar edilerek sağlanabilmiştir. XVI. yüzyılda Avrupa’nın diğer kıtalar üzerinde kurmaya başladığı sömürgeci yapılar II. Dünya Savaşı’ndan sonra sonlanmıştır. Buna rağmen bu ülkelerde eğitim yoluyla tarih yeniden inşa edilmiş; böylece sömürgeci düzen, sömürülen ülke insanlarının zihinlerinde sürdürülebilmiştir. Bu noktada sömürülen ülkelerin başta “aydın” zümresi olmak üzere her kesiminde üstün ve ilerlemiş Avrupa algısı oluşturulmuştur. Bu projeye “Eurocentrism” yani “Avrupamerkezcilik” demek yerinde olur.

devamını oku...

daha on yedi

Prof. Dr. Ali Erbaş

Her gün söyleyecek bir cümlemiz, her an düşürecek bir gölgemiz var gençlere. Oysa yalnız sesimize ve gölgemize değil, sessizliğimiz ve aydınlığımıza da ihtiyaçları var onların. Çoğu kez susuyoruz ama bilinçli bir sessizlik değil bu. Cesaretimiz yok konuşmaya. Onlar için bir şeyler yapmayı değil, onlar hakkında bir şeyler düşünmeyi tercih ediyoruz. Aklımızdan neler neler geçiyor. Bir kayıp olarak görüyoruz bazen onları. Kaybettiklerinde yanlarında olup olmadığımızı hatırımıza getirmeden. Mesela şu cümleler geçiyor aklımızdan: Kimliğini kaybetti, daha kurumamıştı üstündeki mürekkep. Öğrenememişti henüz adını, harfler dağıldı. Kimlik bir anahtardı bütün kapıların önünde duraksamadan açıldığı. Kaybetti, bu yüzden dinmiyor öfkesi. Kimse bilmiyor ona yardım etmenin yolunu, dokunamıyorlar omzuna yaraları büyüyor. Artık onunla konuşamıyorlar, ne dediğini anlayamıyorlar. Yerini terk ediyor sevdikleri, bayramda harçlık vermiyorlar artık, orucunu satacak kimsesi yok. Yıldızları keşfetmek, onu keşfetmekten daha kolay. Bir yıldıza tercih edilmek büyütüyor yarasını. Bu yüzden artık göğe bakmıyor. Aniden karar veriyor büyüyünce ne olacağına, asla karar veremiyor bugün ne yapacağına. O yüzden canı sıkılıyor durmadan. Hiçbir şey oyalayamıyor onu. İçindeki kumbara bozukluklarla çınlamıyor. Kâğıt para istiyor; üstünde kimsenin taklit edemeyeceği bir resim olsun. Kimse onu olduğu gibi kabul edemiyor. Korkuyorlar değişen sesinden, farklılaşan görüntüsünden. Tutarsız olduğunu düşünüyorlar, elini tutup sarılmak kimsenin aklına gelmiyor. Bu yüzden düşüyor durmadan. Kendi başına ayakta durmazsa öleceğinden korkuyor. Yüzündeki yanardağları söndürecek bir ilaç yok. Aynaları sevmiyor. Elleri büyüyor, dokunduğu her şey aynı. Boyu uzuyor, ağaçların dallarına uzanmak artık alkışı hak etmiyor. Kimseye güvenmiyor, kimse ona güvenmiyor. Çocuk değilsin, büyü artık, diyorlar. Çocukluğuyla arasında bir uçurum beliriyor, öteki ucunda yetişkin olmak. Bastığı yeri tanımlayamıyor. Kime yakın, kimin yakını olduğunu kestiremiyor. Hiçbir yere ait olmamakla övünürken ayaklarını saklıyor. Kimliğine değil, yırtılan parçalarına rastlıyor. Dikecek iğnesi yok, ipi yok bir arada tutacak. Yeni bir isim uydurdu kendine, kulağına üfleneni artık hatırlamıyor. Özel biri olmayacaksa kim olduğunun bir önemi yok. Saldırgan olmayı uyumlu olmaktan daha değerli buluyor. Arkasında keskin izler bırakmayacaksa yürümenin ne anlamı var. Yeni yollar ararken durmadan kayboluyor, bu yaşta yorgunluğunun tarifi yok!

devamını oku...

yavaşla ve evine dön, kalbine dön

Prof. Dr. Ali Erbaş

İnsan, zaman denen nehrin içinde bir sandaldı. Su akar, insan o küçük sandalın kıvraklığında yolunu bulur, akar akardı… Su hep gür hep berrak değildi ama o an için önemli olan sadece akmaktı… Zaman denen su önce yavaş, sonra hızlıca azaldı. “Hızlıca” olması azalmak için olunca, bir tuhaftı… Öne doğru akmaya alışık olan insan için durma hâli, unutulmuş bir hâldi ve çoğu insan için durmak, “gerilemek” demekti. Durmamak gerektiği, insana dört koldan tembihlenirdi. Durmak tek başına anlamsız ve amaçsız elbette hoş bir şey değildi. Ünlü hekim Razi, insan sağlığını bedenen ve ruhen incelediği araştırmaları sonucunda “Meşguliyetten daha iyi bir tedavi yoktur...” (E. B. Razi, (2004). Ruh Sağlığı (Et-Tıbbu’r-Ruhani). Çev. Hüseyin Karaman, İz Yay., İstanbul.) demişti. Çünkü insan amaç arayan, o amaca bir anlamla giden bir varlık olarak yaratılmıştı. Meşguliyet edinmek, üretmek demekti, İnsan suyun yani zamanın akışına tekrar katılıyor. Kur’an’ı Kerim’de de “bir işten yorulduğunda diğerine koyul” (İnşirah, 94/7.) buyrulmuştu. Ama dikkatler celbedilirse; önce bir işten yorulmak ve sonrasında işin bir öncekinden farklılığına da vurgu yapılarak “diğerine koyul” deniyordu. “Bir işi bitirir bitirmez ya da bitirmeden aynı anda beş işi birlikte yürüt.” şeklinde bir anlam çıkması mümkün değildi. Zamanın akışı karantina günleriyle birlikte azaldı. Süzüle süzüle gelen zaman kimi insanların yaşamında pastoral bir tablo gibi pencerelerde dondu. Pencereden bir hayat başladı. Sabah güneşinin doğuşunu, öğlenin parlaklığını, akşam güneşinin kırılarak odaya yansıyan huzmelerini seyretmeyeli uzun zaman olduğunu yine bizzat bize tabiat hatırlattı. İslam âlimleri insanı incelerken, can taşıyanlar içinde bir sınıflandırmayla ele aldı. Can taşımak ruh taşımaktı. Ruh taşımak beden denen toprağa bu dünyadan olmayan bir nurun/tohumun ekilmesiydi. Her can, kendi bedeninde açmış bir çiçekti. Baharın gelişini bayramla karşılayan insan için bu kez öyle olmadı. Bahar geldi yine, dallar çiçeklendi, çayırlar yeşillendi, kuşlar repertuvarını gözden geçirdi. İslam düşünürlerinin canlılar sınıflamasında bulunan bitkisel ruh, yani bitkiler âlemi, tabiat kendi çiçeklerini açtı baharına geçti. İnsanlar ilk defa bu bahar evlerine çekildi. Bu birçok insana bir ceza gibi geldi. Evet, bu karantina günleri acı veren bir ayrılık oldu. Ama ayrılık, birleşmek ve kavuşmayla çift bir kelime olarak var oldu. Ceza, acı ileyse ödül merhametle yazıldı. Her ikisi de hayatın düzeninde birlikte haşrolundu. Her şerde bir hayır; her hayırda bir şer olması, dermanın dertle yan yana verilmesi Allah’tan gelen bir lütuf bazen çözülmesi gereken eğitici bir bulmaca oldu.

devamını oku...
Özge Gökhan Kır

Sağlıklı Aile Olmak

Aile, aileyi oluşturan bireylerin hepsinin duygu, düşünce ve davranışlarından oluşan bir sistemdir. Aile sistemi içinde bireyler; duygu, düşünce ve davranışları ile sürekli olarak olumlu ya da olumsuz yönde birbirlerini etkilerler. Aile, zaman içinde sürekli değişen aktif bir yapıdır. Dolayısıyla yaşamının bir döneminde sağlıklı olan bir ailenin ömür boyu sağlıklı olacağını ya da bir dönemde sağlıksız olan bir ailenin sürekli sağlıksız kalacağını söyleyemeyiz. Ailelerin sağlıklılık durumları, farklı dönemlerde değişiklik gösterebilmektedir. Sağlıklı aile yapısını devam ettirebilmek için aileyi oluşturan tüm bireylerin devamlı olarak çaba göstermesi gerekir. Araştırmalar, sağlıklı ailelerin birçok kültürde bazı ortak özellikleri olduğunu göstermiştir. Bu özellikleri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:

devamı...
Prof. Dr. Hayrettin Karaman

Bir Hatıra Bir Hikmet

Ahmed Naîm Bey Darülfünun edebiyat fakültesinde hoca iken daha sonra Yahya Kemal de kadroya katılmıştır. (1915) İstanbul'un işgal yıllarında (1921-1922) Yahya Kemal imparatorluğun bakiyesi ne kadar eser varsa geziyor, hislerini gazetede neşrediyordu. Bu yazılarda İslam ve milliyet unsurlarını bir tutuyor, Türk milletinin İslam'ı milli bünyesine has bir şekle irca ederek kabul ettiğine dair menakıp anlatıyordu. Mesela bir yazısında, Ebu Eyyub el Ensari'nin İslamiyet'teki önemini anlattıktan sonra türbesinin İstanbul ahalisince teveccüh görmesini mühim görüyor, türbeleri bir noktada takdis ediyordu. Naîm Bey ise Yahya Kemal'in açıklamalarının İslam’ın saf akidesine zarar vereceğine inanarak karşı çıkıyordu: “İslamiyet'e sizin ettiğiniz zararı kimse etmiyor. Zaten dalalete düşmüş bu zavallı milleti daima şaşırtıyorsunuz…

devamı...
Prof. Dr. İbrahim Kalın

İmanın Neşvesi, Bayramın Sevinci

Zamana anlam ve değer katan, eylemin niyeti ve mahiyetidir. Bayram, muayyen bir zaman diliminin oruç ibadetine hasredilmesinden sonra geldiği için kutsal ve özeldir. Bu, sadece ramazan ayının semeresini toplamak ve bir aylık bir özverinin mükâfatını almak değildir. Kulluk, insan için daimi bir hal olduğundan bayram, aynı ibadet neşvesinin bir başka şekilde tecrübe edilmesidir.

devamı...
Prof. Dr. Ali Erbaş

Namaz

Mahlûkatın en şereflisi olarak yaratılan insanın varoluş gayesi, yüce Allah’ın gönderdiği vahyin rehberliğinde bir hayat yaşaması ve yeryüzünün imar ve ıslahı için gayret göstermesidir. Kulun bu inanç ve bilinçle Rabbine itaat ve teslimiyet içinde olduğunu gösteren önemli sembollerden birisi de namaz ibadetidir. Namaz, kudreti her şeyi kuşatan Cenab-ı Hakk’a yönelik mümindeki derin duyguyu ifade eden ve canlı tutan eşsiz bir ibadettir. İnsanın fıtratında var olan yüce bir varlığa inanma, güvenme ve sığınma ihtiyacını karşılayan büyük bir nimettir. Dolayısıyla namaz, sınırlı bir varlık olan insanın; Allah’ı her şeyin yegâne yaratıcısı kabul ettiğinin, O’nun tüm buyruklarını titizlikle dikkate aldığının ve O’nu her şeyden çok sevip tazim ettiğinin en bariz göstergesidir. Diğer taraftan namaz, kâinatta her şeyin kendi lisanında Hakk’ı tespih ettiği ilahi hakikatinin bilincinde olarak, insanın zikredilen şehrâyin havasına katılmasının, idrakinin ve gönül menfezlerinin açılmasının en güzel vesilesidir.

devamı...

Sözlerin En Güzeli Kur'an - Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı

Kur’an, on dört asrı aşkın bir süredir Müslümanların pratik hayatlarının ve medeniyetlerinin değişmez ilham kaynağı olmuştur. Her dönemde bilginler, onu anlamaya ve keşfetmeye çalışmıştır. Günümüzde de yeryüzünün değişik kıtalarında yaşayan sayısız Müslüman, onun dupduru hayat pınarından beslenmektedir. Merhamet, adalet, cömertlik ve daha nice insani erdem onun sayesinde yaşanmaktadır. #DijitalYayınlar #SesliKitap

30.04.21

Yeryüzü İncileri - Bölüm 3 | Mescid-i Aksa

Yeryüzü İncileri - Bölüm 3 - Mescid-i Aksa 🔔 Özgün içerikler için kanalımıza abone olmayı unutmayın... Abone olmak için tıklayın: https://www.youtube.com/yayindiyanet?sub_confirmation=1 🔔 Bizi aşağıdaki web sitemizden ve sosyal medya adreslerimizden takip edebilirsiniz... 🌐 http://diyanetyayinlari.gov.tr ✔️ https://www.facebook.com/yayindiyanet ✔️ https://www.instagram.com/yayindiyanet ✔️ https://twitter.com/yayindiyanet #DijitalYayınlar #Kudüs #MescidiAksa

08.07.21
0
e-Kitap
Hemen Oku
0
Makale
Hemen Oku
0
Sesli İçerik
Hemen Dinle
0
Video
Hemen İzle

Bize bir şeyler söylemek ister misiniz?