OkLogo

YAPAY ZEKÂ GERÇEK HAYAT

Mustafa Çuhadar

Dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov ile Deep Blue bilgisayarının satranç turnuvasını hatırlayanlar olacaktır. Yapay zekânın ve ilk bilgisayarların ortaya çıkmasından beri, bu dev bilgisayar beyinlerinin performansını insan zihniyle karşılaştırma eğilimi bilgisayar bilimcilerin gündemindeydi. Bu nedenle bilgisayarların hesaplama yeteneklerini test etmenin bir yolu olarak satranç oyunu revaçtaydı. Dünyanın önde gelen bir bilgisayar şirketi tarafından bu trendin sonucu olarak bir insan ile satranç oynayabilecek şekilde bir bilgisayar geliştirildi: Deep Blue. 1996 yılında ilk kez Kasparov ile Deep Blue karşı karşıya geldi. Maçın sonunda insan zekâsı, makine zekâsına üstün gelmiş ve maç Kasparov tarafından kazanılmıştı. Ancak şirket, bilgisayarın kapasitesini geliştirdi ve bir saniyede 200 milyon olası hamleyi hesaplayabilmesini sağladı. Ardından insan ile makine arasındaki satranç oyunu yinelendi. Tarihler 11 Mayıs 1997’yi gösterdiğinde birkaç gün süren bir mücadele sergilendi ve dünya genelinde kitlesel medya kuruluşları da bu kıyasıya mücadeleyi yayınladı. Çünkü insan zekâsı, makine zekâsına karşı yarışıyordu. Nihayetinde, dünyada merakla takip edilen bu maçı Deep Blue bilgisayarı kazandı. (https://www.ibm.com/ibm/history/ibm100/us/en/icons/deepblue/) Böylelikle dünya tarihinde ilk kez yapay zekâ ile programlanmış bir makine insan zekâsını yeniyordu.
Esasında, insanoğlunun makineye karşı yenilgisinin, daha başka ifadeyle teslimiyetinin sanayi devrimiyle başladığı söylenebilir. Çünkü makineler, sanayi devriminin ardından toplumsal değişimin sürükleyici gücü hâline dönüşmüştü. Ancak bu yenilgi ve teslimiyet, bilinç dışında, gündelik hayatta, kendiliğinden işlerlik kazanmıştı; zekâ bağlamında değil.
Dolayısıyla Kasparov’un yenilgisinin bu bağlamda önemli bir kırılma olduğu ifade edilebilir. Çünkü bu gelişmeyle birlikte, 1950’li yıllardan itibaren bilim insanlarının, üniversitelerin, endüstri kuruluşlarının, sinema filmlerinin üzerinde durduğu “düşünen makineler” üretme ve onlarla yaşama fikri, gündelik hayatta yapay zekâyla karşılık buluyordu.
“Yapay zekâ”, herhangi bir canlı organizmadan faydalanmaksızın, tamamen yapay araçlarla oluşturulan, insan gibi davranışlar sergileyebilen makinelerin geliştirilmesi teknolojisine verilen genel addır. (İ.H. Aydın ve C. H. Değirmenci, Yapay Zekâ, s 20.) Ancak oluşturulan, üretilen zekânın yapaylığı, gerçek hayattaki tesirlerinin gücünü azaltmıyor, aksine arttırıyor. Zira yapay zekâ uygulamaları, teknolojik bir ilerleme olmakla sınırlı kalmıyor, hayatın merkezine sirayet ediyor. Otomotiv sektöründe yapay zekâ uygulamalarla, sürücüsüz araçların testleri yapılıyor söz gelimi. Diğer yandan yapay zekâ, hastalıkların teşhisi ve tedavisinde kullanılıyor. Tüketicilerin verilerini toplayan ve bir arada tutan uygulamalar sayesinde perakende sektöründe üreticilere çeşitli olanaklar sağlanıyor; chatbotlar sayesinde insana ihtiyaç duyulmaksızın insan müşterilerin sorularına cevap verilebiliyor. Tarım, gıda, sanayi, mühendislik… İnsan hayatını düzenleyen bütün zeminlerde yapay zekâ uygulamaları bariz bir şekilde genişliyor. Sektörel gelişmelerin yanı sıra bireylerin ihtiyaç ve beklentilerine cevap verecek uygulamalar da geliştiriliyor. Örneğin cep telefonlarındaki sesli asistanlar; kişiyi arama, aramaları hatırlatma, mesajları seslendirme, trafik durumuna göre ne zaman yola çıkılacağı konusunda öneride bulunma, sadece sesinizi kullanarak evlerde bulunan “akıllı makineleri” kontrol etme gibi son derece kişiselleştirilmiş olanaklar sunuyor. Dolayısıyla günlük rutinlerin, dijital aygıtlara seslenerek düzenlenebildiği teknolojik çağın içinde yaşıyoruz.
Peki ya yarının dünyasında dinî tasavvurlar da yapay zekâdan nasibini alacak mı dersiniz?
Sâmirî ve yapay zekâ
Bu meseleyi dikkatle ele almak gerekmektedir. Zira makinelere atfedilen değer üç sonucu ortaya çıkarmıştır. Birincisi, makineler artık insanın ölçüsü hâline gelmeye başlamıştır. Çünkü Batı veya Avrupa dışındaki medeniyetler, makinelerle ilişkileri ve onlara olan bağlılıklarına göre değerlendirildiler. Medeniyetin özü olarak görülen makine, aslında bir medenileştiriciydi. Makinesiz bir kültür de bu hâliyle medeni olarak telakki edilmez oldu. Buna bağlı olarak “makinenin metafiziği” Batı’yı kendi suretine doğru biçimlendirmeye başlamıştı. Bu durum, ikinci bir sonucu da peşinden getirdi. Bu bakış açısıyla eğer insan tıpkı bir makine gibiyse ve üstüne üstlük makine de üretiyorsa, insanı insan yaratmaktan alıkoyan bir şey mi vardı? Doğrusunu söylemek gerekirse bu, Aydınlanma sonrası Avrupa düşüncesinin baskın tavrı hâline gelen seküler mantığın bir semeresidir. Zira bu çerçeveye göre ahlakı, sanatı ve bilimiyle tüm insanlık, insanoğlunun gayret ve istidadının meydana getirdiği yararlardan başka hiçbir şey olarak kabul edilmez. Buna bağlı olarak yaratılış ve varoluşu için insan, ne bir insana ne de bir tanrıya minnettar olmaya gerek duyar! Üçüncüsü ise diğer ikisinin doğal bir sonucudur. İnsan, ancak insan yarattığı takdirde tanrı olabilir. Zaten diğer kültürlerin yanında maddi dünyayı da ele geçirmekte kullanılagelen makinelerin daha ilk icadında, tanrı olma arzusu içindeki Batılıların kökleri bulunabilir. Avrupalı hümanistler, bu başlangıcı, tanrı olma yolunda uzun uzadıya sürecek bir sürecin daha ilk adımı olarak görmüşlerdir. Bütün bu sonuçlar etrafında, haşa, tanrı olma arzusu, Batılının en önemli tutkusu olmuştur denebilir. Makine ise yalnızca bu amacın gerçekleştirilmesinde değil Batılı insan ve onun dünya görüşünün şekillenmesinde de giderek artan bir role bürünmüştür. (Ziyauddin Serdar, Makine ve Metafor, Notlar Dergisi, Ankara, Sayı 1, s 192-193.)
Bu bakımdan, yapay zekâ teknolojisi “tanrı olma arzusu”nun bir aracı hâline dönüşme istidadına sahiptir. Batı’da hazırlanan sinema filmlerinde de görülen bu düşünce; “Geleceğin Yolu” ismiyle Batı’da ortaya çıkan bir hareketle kendini göstermiştir. Bu hareket, yapay zekâyı bir tanrı hâline getirerek yapay zekâya tapınma temelli bir din ortaya çıkardı ve bu tanrıya inanan, Hristiyanlığa bağlı kimi dinî gruplar bulunuyor. Bu yönüyle, dijital putperestlik, yapay zekâyla şekillenebiliyor. Dolayısıyla da tabiri caizse “Samirî’nin buzağısı” günümüzde yapay zekâ ile tekrar ortaya çıkarılıyor.
Bilindiği gibi Hz. Musa kırk gün sürecek bir buluşma için Allah’ın huzuruna çağrılmış, bu amaçla kavminden ayrılırken kardeşi Harun’u vekil olarak bırakmış ve ona şöyle demişti: “...Kavmim arasında benim yerime geç ve yapıcı ol. Sakın bozguncuların yoluna uyma.” (Araf, 7/142.) Bu süre içinde Sâmirî isimli bir kuyumcu, altından bir buzağı yaparak İsrailoğullarının ona tapmalarını sağlamıştı. (Kur’an Yolu Tefsiri) Sâmirî’nin ürettiği put, rüzgâr estiğinde ses çıkarıyordu ve Kur’an’ın ifadesiyle “böğürebilen bir buzağı heykel” idi (Taha, 20/88.)
Sâmirî’nin putu, altından yapılmıştı ancak günümüzde yapay zekâ putları, bilişim teknolojilerinden faydalanıyor. Sâmirî’nin putu rüzgârdan ses çıkarıyorken, yapay zekâ ile üretilen putlar, “0” ve “1”lerin meydana getirdiği bir ses çıkarıyor. Sâmirî, putuyla, yalnızca sınırlı sayıda insanı saptırmıştı ancak yapay zekâ putunun, internete erişebilen herkese ulaşması mümkün.
Dolayısıyla yapay zekânın, gerçek hayattaki iz düşümleri, maneviyat arayışındaki insanları saptırma istidadına sahip bulunuyor ve yarının dünyasında, bilhassa dijital yerlilerin yapay zekâya karşı yaklaşımını, putlaşma tehlikesini de dikkate alarak inşa etmek gerekiyor.

Mustafa Çuhadar