ÜMİT VAR YEİS YOK
OkLogo

ÜMİT VAR YEİS YOK

Dr. Lamia Levent Abul


İnsan ümitle yaşar. İyi ve güzel olanı umut etmekle hayata bağlanır. Ümidini kalbine raptedip heyecanla çaba gösterenlere hiçbir şey engel olmaz. Azim ve ümitle ideallerine sarılanlar başarıyı yakalar. Geleceğe dair hayaller, ümit varsa gerçek olur. Karanlıktan değil yeisten korkmalı insan. Çünkü karanlığı güneşle aydınlatan Yüce Allah (c.c.), kendisine ümitle yönelen kullarını asla yalnız bırakmaz.

Hz. Musa’nın genç bir delikanlı iken başından geçenler tüm ümitlerini Rabbine bağlayanların ve ümidini kaybetmeyenlerin hikâyesidir. Hz. Musa (a.s.), Firavun’un sarayında yetişmiş zengin ve itibarlı bir gençtir. Karıştığı bir kavga neticesinde bir kişinin ölümüne sebep olur. Pişman olup tövbe eder ancak bir Mısırlıyı öldürdüğü duyulur. Hz. Musa, Mısır’ın ileri gelenlerinin kendisini öldürmek için plan yaptıklarını haber alınca her şeyini geride bırakıp Medyen’e kaçmak zorunda kalır. Korku ve endişe içerisinde Allah’tan kendisine doğru yolu göstermesini ister (Kasas, 28/22). Peşinde onu öldürmek isteyenler, yanında ne ailesi ne yakınları ne de herhangi bir malı olan Hz. Musa perişan bir hâldedir. Bilmediği bir diyarda yalnız başına, desteksiz ve himayeye muhtaç hâlde bir ağacın gölgesine sığınır ve Rabbine şöyle yalvarır: “Ey Rabbim! Bana lütfedeceğin her hayra muhtacım!” (Kasas, 28/24) Bu sırada hayvanlarını sulamalarına yardım ettiği Hz. Şuayb’ın (a.s.) kızlarından biri yanına gelir. Babasının onu çağırdığını söyler ve beraberce giderler.

Hz. Musa’nın âlemlerin Rabbi olan Yaradan’ına bu ilticası cevapsız kalmaz. Çünkü o, Rabbinin en büyük dost ve yardımcı olduğunu bilerek niyazda bulunmuştur. Hz. Musa bu duasından kısa bir süre sonra hem Şuayb peygamberin himayesinde emin bir beldeye yerleşir hem de bir işe ve yuvaya kavuşur.

Hz. Musa’nın en ümitsiz olduğu anda tüm ümitlerin kaynağı olan Yüce Allah’a (c.c.) dayanması gibi inananlar da Rablerine dayanıp güvenirler. İman, güven demektir. Her şeye kadir olan Allah’a iman ile insan, emniyetli bir limana demir atar. Artık esen rüzgârlar, kopan fırtınalar insanı sarsmaz. İman ile en sağlam ipe, Allah’ın ipine sarılanlar için şartlar ne olursa olsun yeise yer yoktur. Bizzat Yüce Allah inananları ümitvar olmaya davet eder ve ancak inanmayanların O’ndan ümit kestiklerini buyurur/bildirir (Yûsuf, 12/87). İnsan bazen üstesinden gelemeyeceğini sandığı durumlarla karşılaşabilir. Hayatın meşakkatleri karşısında karamsarlığa kapılarak ümidini kaybedebilir. Hayat sevincini yitiren ve üzüntülere gark olan insanı yine Rabbimizin “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i İmrân, 3/139) hitabı kendine getirir. İnsan, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah’a inanıp güvendiğinde üzüntüler izale olur, ümitler yeniden yeşerir.

İman edenler, Yüce Allah’ın (c.c.) her işlerinde yanlarında olduğunu, O’nun destek ve yardımıyla her türlü zorluğun üstesinden geleceklerini bilirler. İnananların gerçek dostu ve yardımcısı Allah’tır (Bakara, 2/257). Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebubekir (r.a.) ile hicret yolculuğunda mağaraya sığındıklarında düşmanları tam mağaranın kapısındaydılar. Efendimiz’in (s.a.s.) mağara dostu endişelendi. Allah Resulü, Hak Teâlâ’ya güvenerek: “Üzülme! Çünkü Allah bizimle beraberdir!” diyerek onu teskin etti. Yüce Allah, onların üzerine huzur ve sekinetini indirerek, görünmez ordularıyla destekledi (Tevbe, 9/40). Beşerî tedbirlerin tükendiği yerde Allah’a olan güvenin yitirilmemesi gerektiğini Hz. Peygamberin bu örnek tutumu açıkça göstermektedir. İmanlı bir insan için Allah’ın yardımından ümit kesmek söz konusu değildir. O, umulmadık yollarla başarı ve zaferi kullarına nasip eder (Kuran Yolu Tefsiri, C.III, S. 13-14).

Ümit Allah'tan, Ümitsizlik Şeytandandır

İnananların ümidi Allah Teâlâ’dır. Ancak şeytan, insanı ümitsizliğe sürükler. İnsanın Allah’a olan iman ve güvenini sarsmak için vesvese verir. Teslimiyet, tevekkül, sabır ve ümit gibi insanın maneviyatını kuvvetlendiren erdemleri zayıflatmaya çalışır. İnsanı önce Allah’a itaatsizliğe ve günaha sevk etmek için çabalar, sonra çeşitli hatalar ve günahlar işleyen insana ümitsizlik aşılar. Ümitsizlik girdabına giren insan, bağışlanmayacağı vehmine kapılır. Günahlarını Allah’ın rahmetinden daha büyük görmesi ise insanın en büyük yanılgısıdır. Hâlbuki insan ne kadar hata ve yanlış yapsa da Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelidir. Yüce Allah günah işlemek suretiyle haddi aşanlara “kullarım” diyerek seslenmekte ve onlara şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer, 39/53)

Kur’an-ı Kerim’deki en ümit verici ayetlerden biri olan bu ayette Allah Teâlâ, affediciliğinin ve rahmetinin tüm günahları affedecek kadar geniş ve nihayetsiz olduğunu haber vermekte ve ümitsizliğe kapılmamayı ilahi bir emir olarak bildirmekte. Ancak bu ilahi müjde ile yola devam edenlerin yollarına şeytan her zaman çıkabilir. İnsan bu dünya hayatında karşılaştığı her türlü zorluk, sıkıntı ve kaybın bir sınama olduğunu hatırlamalı. Şeytanın kendisine vereceği ümitsizlik vesvesesine karşı Rabbine sığınmalı: “Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse, hemen Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (A’râf, 7/200) Her ne yaşarsa yaşasın her şeyin Allah Teâlâ’nın bilgisi dâhilinde olduğunu hatırlamalı ve şeytanın ayartmalarına kapılıp ümidini kaybetmemeli insan. Yeise kapılmak yerine ümidin ipine tutunmalı ve geçmişin tecrübelerinden dersler alarak yoluna devam etmeli.

Şeytanın diğer bir hilesi ise insana sahte bir güven ve ümit telkin etmesidir. Allah Teâlâ, Lokman suresi 33. ayette insanları Allah’a karşı itaatsizlikten sakınmaya davet etmektedir. Çünkü şeytan dünya hayatının geçici zevkleriyle insanı aldatabilir. Dünyaya dalan insan, hem tövbeyi hem de salih amelde bulunmayı geciktirir. Ama Yüce Allah: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o, yoldan çıkarıcı da (şeytan) Allah hakkında sizi aldatmasın.” (Lokman, 31/33) buyurarak insanı şeytanın hilelerine karşı uyarır.

Korku ve Ümit Arasında Olmak

İslam, itidal dinidir. Muhammed ümmetinin en belirgin vasfı, ifrat ve tefritten uzak, orta yolda olan itidalli bir ümmet olmaktır. İslam âlimleri kulun kalbinde her daim bulunması gereken bu denge hâlini korku ve ümit olarak isimlendirmişler. Bu hâl, Rabbimizin rahmet ve muhabbetinden mahrum olma korkusuyla O’nun sonsuz rahmet ve mağfiretine nail olma ümidinin kulun kalbinde dengeli şekilde bir araya gelmesidir.

İmam Gazali, korku ve ümidin (havf ve reca) Allah’a (c.c.) yaklaşmaya çalışanlar için iki kanat olduğunu ve onlarla beğenilen makamlara ulaşılacağını söyler. İnsan, dünya hayatında “beyne’l-havf ve’r-reca” yani korku ve ümit arasında yaşamalıdır. Bir taraftan Allah’ın sonsuz rahmetine olan ümidini her daim korumalı, Yüce Allah’ın rahmetinin gazabının önünde olduğu inancıyla kendisine dünya ve ahirette güzel muamele edeceğini ümit etmelidir. Ama diğer taraftan kudret sahibi olan Allah Teâlâ’ya hesap verme korkusuyla O’nun azameti karşısında haşyet ve saygı duymalıdır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), Allah’ın, kulunun zannı üzere olduğunu (Buhari, Tevhid, 15) yani kul Rabbini nasıl bilirse öyle bulacağını haber veriyor. Kul, Rabbini şefkatli ve merhametli bilirse Rabbi de kuluna rahmet ve merhametiyle muamele eyler. Ancak bu konuda şöyle bir tehlike söz konusudur. Kişi, Allah’ın affına güvenerek nasıl olsa affedileceğim ümidiyle güzel amelleri ve tövbeyi erteleyerek hata ve yanlışlarda ısrar etmemelidir. Allah hakkında güzel zannını beslemek için kişi, güzel işler yapma konusunda azimli olmalı ve kötülük yaptığında da bundan pişmanlık duyup tövbe etmelidir. Yoksa kötülük yapmaya devam edip dururken Allah’tan af ve mağfiret beklentisi içinde olmak sahte bir ümit olmaktan öte bir anlam taşımaz. İmam Gazali, reca ve havf sahibi kişiyi, toprağı hazırlayıp ekmeye elverişli hâle getirdikten sonra güzel bir tohum eken ve sonra da güzel ürün bekleyen bir çiftçiye; kuru avuntularla kendilerini oyalayanları ise çorak araziden ürün bekleyen ahmak kişilere benzetir (Gazali, Kimyâ-i Saâdet, Ataç Yayınları, İstanbul 2019, s. 591-592). Kişinin, umduğuna kavuşması için öncelikle samimi bir çaba ortaya koyması ve sonra ümidini Allah’a bağlaması tavsiye edilir.

Ümitvar Nesiller Yetiştirmek

Geleceğe ümitle bakan nesiller yetiştirmek ve onları hayata umutla hazırlamak, hem ailenin hem toplumun öncelikleri arasında yer alması gereken önemli bir husustur. Çocukların ve gençlerin geleceğe dair ümitlere, hayallere ve ideallere sahip olmaları teşvik edilmelidir. Çünkü insanı başarısızlığa ve tembelliğe sevk eden, ümitsizliktir. Toplumda güzel ve faydalı eserler ortaya koyanlar, ideallerine, hayallerine ümitle sarılan ve onlardan vazgeçmeyenlerdir. Başarısızlık korkusuyla hiçbir işe başlamaya cesaret etmeyenler, eli kolu bağlı olarak umutsuzluk içinde bekleyenlerdir. Mehmet Akif Ersoy, ümitsizlik karanlığına gömülmeyi ölümle eş görmekte ve bunu şöyle ifade etmektedir: “Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak / Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak” Ümit kaynağı olanlar ise elini taşın altına koyma iradesini gösterenlerdir ona göre: “Gamı-tasayı bırak, iraden canlı ise! / Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese!”

Ümitle hayata sarılanların, bir dava ve ideal uğruna çaba gösterenlerin emeklerini Cenab-ı Hak asla zayi etmez. Çünkü insan için en büyük kayıp, ümidini kaybetmesidir. Bir bilge, “Yangında her şeyimi kaybettim.” diyen kişiye, “Ben de sandım ki ümidini kaybetmişsin. Ümit ile her şeyi kazanabilirsin, ama kork ki ümidin giderse asıl o zaman bitersin.” diyerek ümidin insan için ne kadar büyük bir motivasyon kaynağı olduğunu ifade etmiştir. İnsan, en zor durumlardan ancak ümitle çıkabilir. Şartların zorluğuna takılıp kara kara düşünenler değil, bu durumdan nasıl çıkarım diyerek gereğini yapan ümitvar insanlar her alanda başarı elde edebilirler. Böyle insanlar, geçmiş başarısızlıklardan ve zorluklardan dersler çıkarır ve kazandıkları bu tecrübelerle geleceklerini şekillendirirler.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) tüm hayatı, gençlerimize ümit aşılayan örneklerle doludur. O, tek başına çıktığı yolda pek çok sıkıntı ile karşılaştı. İnsanları İslam’a canla başla davet etti. Davası uğrunda sözlü ve fiilî saldırılara maruz kaldı. Peygamberimiz’in (s.a.s.) tüm bu çabalarına rağmen tebliğin ilk yıllarında çok az kişi Müslüman olmuştu. Ancak o, ümidini kaybetmeden, yılmadan Rabbine güvenerek hak bildiği yolda yürümeye devam etti. Mekke’yi terk edip Medine’ye hicret etmesiyle birlikte umutla ektiği tohumlar yeşermeye başladı. Bunun neticesinde İslam kısa zamanda geniş bir coğrafyaya yayıldı.

Genç nesillerin ve hepimizin unutmaması gereken hakikat şudur ki: İçinde bulundukları şartlara takılmadan ümitlerini her daim canlı tutanlar, düşse de ümidini kaybetmeyenler, karanlığın ardından güneşin mutlaka doğacağını bilenler, Rablerinin her işine hikmetle bakanlar ve ümitlerini sadece O’na bağlayıp çalışanlar selamet ve saadet sahiline ulaşırlar. Mehmet Akif Ersoy’un diliyle:

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol…

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.


Dr. Lamia Levent Abul