OkLogo

BAYRAM NEŞESİNİ YAYMAK

Hilal Kaplan

“Düşünceli ve adanmış küçük bir grup insanın dünyayı değiştirebileceğinden asla şüphe etmeyin. Aslına bakarsanız, dünyayı değiştiren tek şey budur.”
Margaret Mead
Hz. Peygamber'in (s.a.s.) çoğumuzun bildiği bir hadis-i şerifi vardır: "Ahir zamanda iman bir kor ateş haline gelecek." Kor bir ateşi elde tutmak nasıl zorsa, imanı muhafaza etmek de o nispette zorlaşacak anlamına gelen bu hadis üzerine sıklıkla düşünmek gerekir.
Hemen her dönemde insanlar ahir zamanda yaşadıklarını hissetmişlerdir. Bugün de ahir zamanlarda yaşadığımızı mutlak biçimde ispat etmek mümkün değilse de yaşamadığımızı da iddia etmek o nispette zordur. Zira ümmet olarak ahir zamana dair hadislerde bahsedilen şartlara çok yaklaştığımız bir süreçten geçmekteyiz. O yüzden imanı muhafaza etmenin “yakıcılığına” da bu bağlamda bakmakta hayır vardır sanırım.
Bu hadis-i şerifi yorumlayanlar genelde günahın modern zamanlarda ne kadar yaygınlaştığına dikkat çekerek imanın muhafaza edilmesinin zorlaştığını vurgularlar. Haklı da olabilirler. Zira günaha günah demenin bile tepkiyle karşılaştığı bir dönemde, iman hakikatlarini savunma gayreti veriyoruz.
Hiç farkında bile olmadan zihinlerimize zerk edilen bazı nosyonları, sanki kendi fikirlerimiz gibi benimsiyor ve ardından da bunun adını “rasyonalite” koyup, dini “bence öyle değil” diye yorumlayanların insafına bırakmama, yani dini nefse tabi tutmama mücadelesi içindeyiz. Bunda en büyük pay şüphesiz “toplumsal rıza üretim” süreçlerini oluşturan kültürel hegemonya kurma savaşında geride kalmamızdadır.
Kültürel hegemonya, özellikle kültür ve sanat eserleriyle belli fikir ve davranış kalıplarının toplumsal çapta yaygınlaştırılması ve genel geçer kabül haline getirilmesi sürecidir. Bu minvalde günahın yaygınlaşması ve normalleştirilmesi kadar dert etmemiz gereken başka bir yaramız daha vardır. O da ümmet olma ruhunu yitirişimizdir.
Yine bir hadis-i şerifte “Birbirine karşı muhabbet ve merhamette müminler bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut rahatsız, uykusuz kalıp onun tedavisi ile meşgul olduğu gibi Müslümanlar da birbirlerine yardıma koşmalıdır!” denmektedir. Bugün dünya üzerinde nüfusuna nisbetle en çok insani yardım gerçekleştiren ve en çok mülteciye evsahipliği yapan bir ülke olarak belki bu şuur kaybındaki payımız çoğunluğa kıyasla azdır. Ancak bu yine de söz konusu yarayı görmezden gelmeyi gerektirmez. Ve bayramlar, bu yaraya şifa olacak merhemin reçetesini bize sunarlar.
Kanaatimce ümmetin birliktelik halini, bayramlar kadar yoğun yaşadığımız bir gün ve Ramazan ayı kadar yoğun yaşadığımız bir zaman dilimi yoktur. Zira birlikte aç kalıp, birlikte doymanın bütünleştirici etkisini ve elbette “Komşusu açken, tok yatan bizden değildir” uyarısındaki ürperten azameti Ramazan ayında derinden hissederiz.
Allah rızası için aç kalır, Allah rızası için doyar, Allah rızası için doyururuz. Her fiilimizi O’nun rızası için gerçekleştirmeyi içselleştirmeyi niyaz ederiz. Pandemi sebebiyle bu Ramazan eskisi kadar kucaklaşmak, göz göze dinlenmek, küçüklerin gönlünü almak, büyüklerin hayır duasını bilfiil kazanmak zorlaşsa da bayramlar birliktelik halimizin zirvesi olmayı sürdürecektir.
Naçizane bir sosyolog gözüyle baktığımda bayramlarımızı ihya etmek açısından en büyük eksiğimizin bayram neşesini zihinlere ve gönüllere yerleştirecek yeterince kültürel aktivite ve eserimizin olmayışını görebiliyorum. Bugün gençlerimizin bırakın Noel’i, Halloween denilen “Cadılar Bayramı”nı bile kutlamaya başladığı bir vasattayız. Bunun en büyük sebebi, söz konusu yabancı bayramların girişte bahsettiğim kültürel hegemonyanın bir unsuru olarak benimsetilmesidir. Oysa bizlerin örnek göstereceği, “Bayramımız bayram’ola!” neşesini ihtiva eden ve aşılayan kaç şarkımız, filmimiz, çizgi filmimiz, kısaca temsilimiz vardır?
Benzer şekilde birkaç basit aktivite ile bayramların en başta çocuklarımıza sevdirilmesi noktasında da yapılacak işlere odaklanmalıyız. Mesela bayramlara özel büyük camilerimizin uygun alanlarına portatif çocuk parklarının kurulması, gelen yavrularımıza küçük hediyeler dağıtılması, vakit namazlarına gelenlere de birer lolipop bile olsa gönüllerine sirayet edecek türden güzelliklerin yapılması, velhasıl “çocuk-dostu” ibadethanelerimizin olması, fedakâr ve güleryüzlü imamlarımızın buna öncülük etmesi çok şeyi değiştirir.
Yine bayramlar öncesi camilerde bir dua defteri çalışması yapılabilir ve dileyenin gelip ismini ve dileğini yazdığı bu defter bayramlarda veya Kadir Gecesi gibi kutlu zamanlarda o kullara ismen dua etmek için değerlendirilebilir. Bu hem kişiye camiye ve cemaate daha yakınlaştırır hem de anonimliğin ötesine geçen bir samimiyetin hasıl olmasına, belki o kişinin derdine başkasının koşmasına vesile olabilir.
Keza “küskünleri barıştırmak” da dinimizin tavsiyesi olduğu kadar cemiyet duygusunu pekiştirmek açısından hayra vesile olabilir. İmamlarımız bu minvalde vazife edinebilir, cemaate çağrıda bulunabilir, “devlet memuru” sınırının dışına adım atarak gerçekten ruhani liderlik adına hizmet ettikleri cemaate manevi fayda sağlayabilir. Düşünülürse bunu da mahremiyet şartları yerine getirilerek yapmanın yolu bulunur.
Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bahsettiğim çizgide yapılan bazı faaliyetlerin olduğunun farkındayım. Fakat tebliğ noktasında nice güzel işler yapılırken, yine en zayıf olduğumuz noktalardan biri temsilde takılıyoruz. Bugün gençliğin bir gözü sosyal medyada iken güzel icraatların ne kadar tanıtılabildiğini de sorgulamak lazım gelir. Birçok genç, dinamik ve güzel sözle hitap eden imamımız varken, onların çok da görünür olmaması bizim kaybımız olsa gerek.
Ayrıca örneğin İslam, insanın nefsi istek ve arzularını yadırgayan bir din olmamasına, Kur'an günah işleyip tövbe eden kulların kıssalarıyla dolu olan bir kitap olmasına rağmen Yeşilçam’dan bu yana kurulan “sadece yargılayan ve mahkûm eden dindar” algısını kırabilmiş değiliz. Oysa İslam, insanı tüm zaaf ve noksanlıklarıyla beraber tanıyan bir din; insan da bu zaaf ve noksanlıklarının farkına varıp Allah'a yöneldiği müddetçe övülen bir varlık. Yeter ki zaaf ve noksanlarımızın farkına varmamızı sağlayan, ahlâkî olarak iyi ile kötü arasındaki sınırı sezmemize imkan tanıyan fıtri melekelerimizi ve dinimizle bağımızı yitirmeyelim; onları hatırlayalım.
Biliyorum, başlık bayram neşesi üzerine bir yazı vaat ediyordu belki ama hepimizin dilimiz döndüğünce bu meseledeki tenkit ve tekliflerimizi sunmamızın, adım adım hayata geçirmemizin gelecek nesilleri kazanmaktaki önemine değinmeden edemedim.
Son olarak, bayramın benim için kıymetinden bahsetmek isterim. Bayram, uzun bir çocukluk rüyası gibidir. Uçuşan balonlar, şekerlemeler ve harçlıklarla dolu gülen bir çocukluk rüyası… Ve her bayram sabahına aynı neşe ile uyanıp, çok şükür yıllardır çocuklarımı da uyandırmak… Çünkü neşe dağılan bir olgudur; sizde varsa paylaşmalı ve çoğaltmalısınız.
Bayram, teklifsiz el uzatmaktır. Sadece bu dünyadakilere değil, arefe günü tüm ölmüşlerimize de… Ahiret ile dünya arasındaki dengeyi hatırlayarak bayrama girmek en güzel geleneklerimizden biridir.
Bayram, “kalplerin öldüğü gün” kalbi diri kalanlardan olmamız için bir fırsattır. Bir gün önce yemek yemenin, bir gün sonra ise oruç tutmanın yasak olduğu gibi her işimizin de O’nun iznine tabi olduğunu idrak etmemiz için bir imkândır bayram… Kullarını sevindirmek için onlara “Bayram”ı öğreten ve önce terbiye edip sonra da ikramda bulunan Rabbimize sonsuz teşekkürlerimizle…
Bayramınız mübarek olsun!

Hilal Kaplan