İSRA VE MİRAÇ MUCİZESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Hüseyin Arı


İnsanlığa rehber olarak gönderilen bütün peygamberlerin tebliğ mücadelesi, yaşadığı zorluklar, kavimleriyle imtihanı, mutlu ve hüzünlü anları, kısacası hayatının her safhası bizler için ibret ve derslerle doludur. Kur’an-ı Kerim’in önemli bir kısmının peygamber kıssalarını ihtiva etmesi bu hikmete mebnidir. Peygamberlerin sonuncusu olması, bütün insanlığa gönderilmesi ve kıyamete kadar mesajının baki olması gibi ayırıcı vasıflarla özel bir konuma sahip olan Efendimizin (s.a.s.) hayatı ise biz ümmeti için müstesna bir değere ve öneme sahiptir. İşte bundan dolayı, siyer ve hadis kitaplarında, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözleri, davranışları, yaşadığı olaylar, aile hayatı, devlet yönetimi ve kendisine bahşedilen mucizeler, onun ashabı ve onun izinden gidenler tarafından en ince ayrıntısına kadar kaydedilmeye çalışılmıştır.

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yaşadığı en büyük manevi tecrübelerden biri olan isra ve miraç mucizesi ümmeti için birçok mesaj ve ibret barındıran önemli bir olay olarak kaynaklarımızda yer almaktadır. Miraç gecesini idrak edeceğimiz şu günlerde başından sonuna kadar ibret verici hadiselerle dolu olan bu mucizede yaşanan olaylardan bazılarının bize düşündürdüklerini kısaca anlamaya çalışalım.

Nübüvvetin 11. yılı, miladi takvimin 621 yılında, Recep ayının 27. gecesi, Allah Resulü’nün (s.a.s.) bir gece vakti Kâbe’de bulunan Hicr veya Hatim denilen yerden Kudüs şehrinde bulunan Mescid-i Aksa’ya götürülmesine isra, buradan da özel bir vasıtayla en yüce makama yükseltilmesine de miraç denilmektedir. Bu mucizedeki her bir olay ve sahne, edebî bir anlatımla gözler önüne serilmekte ve sanki müminlerin bu anlatımlar üzerinde tefekkür etmesi beklenmektedir.

Şerh-i (şakk-ı) sadr

İsra ve miraç mucizesi, şerh-i sadr denilen olayla başlamaktadır. Efendimiz gece yolculuğuna çıkmadan önce göğsü manevi bir şekilde açılarak kalbi zemzemle yıkanır ve içine iman ve hikmet doldurulduktan sonra tekrar yerine konulur. (Buhari, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiya, 22, 43; Müslim, İman, 264.) Bu olay, Efendimizin, bu mucizevi yolculuğa çıkmadan önce manevi olarak hazırlanması ve normal bir insanın takat ve tahammül sınırlarını aşan görüntüler için kuvve-i maneviyesinin takviye edilmesi anlamı taşır. Aynı zamanda bu olay, erdemli bir insan olma yolunda kemal yolculuğuna çıkmak isteyen müminin öncelikle kalbini dünyevi meşgalelerden arındırıp imanla doldurduktan sonra bu yolculuğa çıkması gerektiğini bize öğretmektedir.

Risalet zincirinin son halkası…

Miraç mucizesini bize aktaran hadisler, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Mescid-i Aksa’da bineğini peygamberlerin hayvanlarını bağladığı yere bağladığını (İbn Hanbel, XIX, 485.), kendisinden önceki peygamberlere namaz kıldırdığını (Müslim, İman, 79.), ayağını diğer peygamberlerin bastığı yere bastığını (İbn Hanbel, II, 528.) ve yücelere doğru olan yolcuğunda bazı peygamberlerle konuştuğunu (Müslim, İman, 79.) bildirmektedir.

İsra ve miraç mucizesi kapsamında rivayet edilen bütün bu anlatılar, aslında bütün peygamberlerin aynı topluluğun bir üyesi olduğunu, hepsinin aynı mesajı taşıdığını ve Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) diğer peygamberlerin izinden gittiğini göstermektedir. Allah Resulü’nün peygamberlere imamlık yapması ise İslam’ın kendisinden önceki şeriatları nesh ettiği ve son ilahi din olarak İslam’ın mevcut dinlerin üstünde bir konuma sahip olduğu ve bu açıdan Allah Resulü’nün (s.a.s.) imtiyazlı bir konumda olduğu gerçeğine işaret olarak yorumlanabilir.

Miraç Kudüs’ü hatırlatır

İsra ve Miraç mucizesinde genelde Kudüs (Beytülmakdis) şehri, özelde ise Mescid-i Aksa özel bir yere sahiptir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Mekke’den göğe yükselmeyip Mescid-i Aksa’ya geceleyin götürüldükten sonra göğe yükseltilmesi, burasının İslam dini için ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir. İsra olayının anlatıldığı ayette de “Mescid-i haramdan Mescid-i Aksa’ya” ifadesiyle bu iki mescidin yan yana zikredilmiş olması, âdeta bu iki mescidin bulunduğu Mekke ve Kudüs’ün kardeş şehirler olduğuna bir işarettir. Bu yüzden isra mucizesinde olduğu gibi Mekke ile Kudüs arasındaki mukaddes bağı korumak Müslümanların vazifesidir. Zira Kudüs’te hepsine birden iman ettiğimiz birçok peygamberin aziz hatırası ve Müslümanların çokça bakiyesi bulunmaktadır. Her miraç kandilinde miracı anarken, bu mucizevi olayın gerçekleştiği Kudüs’ü anmamak en başta Kudüs’e haksızlık olur. Zira biliriz ki mümin miraçsız, miraç da Mescid-i Aksa’sız olmaz. Birçok peygambere beşiklik yapmış Kudüs’ün her vesileyle Müslümanların gündeminde olması gerekir. Çünkü Kudüs ve Mescid-i Aksa, bize peygamberlerin emanetidir.

Son söz olarak diyebiliriz ki; bizler gayba inananlar olarak aklın idrak etmekte zorlandığı isra ve miraç mucizesine gönülden iman ederiz. İman bir tasdik ve teslimiyet meselesidir. Bunun en güzel örneğini Hz. Ebu Bekir (r.a.) vermiş, isra ve miraç mucizesini tereddütsüz tasdik ederek “Sıddık” unvanına nail olmuştur. Onun miraç mucizesiyle ilgili yaklaşımı gayet nettir. Ona “Sen gerçekten onun gece Beytülmakdis’e gidip sabah olmadan geri geldiğine inanıyor musun?” diye sorduklarında “Doğrusu ben, bundan çok daha fazlasına inanıyorum. Öyle ki sabah akşam ona gökten gelen vahyi tasdik ediyorum.” diye karşılık vermiştir. Böyle bir imanla meseleye eğilen müminler, bu mucizevi olaydaki ibretamiz sahneler üzerinde imal-i fikir ederek önemli hakikatlere erişebilir ve manevi yükselişlere nail olabilirler.


Hüseyin Arı