ZOR ZAMANLARDA EŞ OLMAK

Serap Kubat Tursun

Beni örtün, diye korku ve telaşla döndüğü Hira Dağı’ndan, belki de o an yeryüzündeki en güvendiği insana, Hatice’sine sığınmıştı Allah Resulü (s.a.s.)… O müstesna eş de hiç sorgu sual etmeden onun isteğini yerine getirmiş, sımsıkı örtmüştü tir tir titreyen bedenini sevgili eşinin…

Nihayet biraz sakinleşip yerinden doğrulduğunda Hira’da yaşadığı olağanüstü durumu anlatıp başına gelenlerin iyi mi yoksa kötü bir şey mi olduğunu sorgularken o vefalı eş şöyle demişti “Ey amcam oğlu böyle konuşma, korku ve endişe duymana sebep yok, üzülme, Allah’a yemin ederim ki o senin gibi bir kulunu asla utandırmaz. Çünkü sen sözün doğrusunu söylersin, emanete riayet edersin, akrabana yakınlık gösterirsin, komşularına nazik ve müşfik davranırsın, fakirlere yardım elini uzatırsın, evinin kapılarını gariplere açar onları misafir edersin.

Uğradıkları felaket ve musibetlerde halka yardım edersin.” Bir hanımın, yol arkadaşını bu kadar iyi tanıması ve kendisinden bu kadar güzel sözlerle bahsetmesi, sonrasında da gelecek zorlu günlerde zerre tereddüt etmeden destek olması muhteşem bir örnektir. “Mümin müminin aynasıdır.” buyuruyor Efendimiz (s.a.s.). Eşler de birbirlerinin aynasıdır aslında ve aynalar sadece gerçeği gösterir, yani kendi yansımamızı… Hayat yolculuğunda kendi ailemizden sonra yepyeni bir yol arkadaşı ile devam ederiz yola evlenince. Birbirini daha önce hiç tanımayan, evlenme niyeti vesilesiyle bir süre tanışıp görüşme aşamasından sonra yolun geri kalanını Rabbimizin nasip ettiği kadarı ile beraber yürümeye söz verdiğimiz yol arkadaşımızı tam da bu yolculuk esnasında tanımaya başlarız…

Saint Exupery’nin, “Aşk birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır.” sözünde olduğu gibi, aynı yöne doğru ilerleyen bir yol arkadaşlığıdır evlilik… Ve bu yolculuk esnasında her iki tarafın da bazı hata ve kusurları olacaktır elbet… Önemli olan hatalı ya da kusurlu olanın kim olduğundan ziyade, kusurları örten tarafın kim olduğudur. Çünkü bir kusur hemen dillendirildiğinde hiç hoş olmayan sorunlar baş göstermeye başlar, karşı tarafa telafi imkânı bırakmadığı gibi sürekli bir savunma ve güvensizlik hissi oluşturur. “Kendileri ile huzur bulasınız diye, sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de onun varlığının kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rûm, 30/21) ayeti, eş olmanın önemini en güzel anlatan ayetlerdendir… Gerçekten de çoğu zaman huzurun kaynağı, kendisi ile huzur bulduğunuz hayırlı eştir. Eskiler “Nikâhta keramet vardır.” derken aslında çok doğru bir tespitte bulunmuşlar, yani bir nevi sözleşme olan nikâh, “Seninle şu hayat yolunda her türlü kederde, zorlukta, darlıkta, bollukta, sevinçte, hastalıkta ve sağlıkta, Rabbimizin izin verdiği sürede yürümeye söz veriyorum.” demektir aslında…

Sorunsuz, güneşli günler yaşarken sevinçleri paylaşmak, beraber gülmek, zor ve sıkıntılı süreçlerden geçerken de beraber ağlayabilmek, zorluklara beraber göğüs germek eş olmanın en önemli yanıdır. Başkanlığımızın “Hastanelerde Manevi Destek” hizmetine talip olduğum ilk günden beri, hastanede karşılaştığım birbirinden değerli aileler, belki de hayatımın en güzel örneklerini gösterdiler bana… Ya eşlerden biri ağır bir hastalığa yakalanmış ya bir evlat sahibi olma arzusu ile yanıp tutuşan fakat tüm çaba ve tedavilere rağmen sonuç alamadığı için büyük üzüntü yaşayan ya da evladı nın hastalığı ile en zor günlerini yaşayan anne ve babalardan oluşuyordu. Onlardan biri, kemoterapi ünitesinde görüştüğüm bir aileydi… Hanımefendi uzun zaman önce yakalandığı kanser hastalığının son evresindeydi, hayli bitkin ve solgundu hatta gerçek yaşının çok üstünde gösteriyordu, yanında tıpkı pervane gibi etrafında dönen, yardımcı olmaya çalışan, üzerine titreyen bir beyefendi vardı. Müsaade isteyip tanışmak, görüşmek istediğimi belirttim, onlar da büyük bir memnuniyetle davet ettiler yanlarına, önce tanışıp hâl hatır sorduktan sonra beyefendiye dönüp “Ne kadar güzel bakıyorsunuz eşinize, üzerine titriyorsunuz.” deyince, o da “Az bile yapıyorum, o benim emanetim, Rabbim onu bana emanet etmiş, mümkün olsa canımdan can verirdim.” derken büyük bir sevgiyle bakıyordu eşine, eşi hanımefendi de; “Kendini harap ediyor benim için, ona yük olduğum için çok üzülüyorum.” deyince, beyefendi hemen müdahale etti; “O nasıl söz hanım, sen benim nimetimsin, aynı durumda ben de olabilirdim, Rabbim bu imtihanda hizmet etme görevini bana verdi, şikâyetçi değilim…” Beraberce biraz daha sohbet ettikten sonra yanlarından ayrılırken yüzlerindeki memnuniyet ve sevgi ifadesi görülmeye değerdi… “Allah’ım onlar birbirini senin için çok seviyorlar, sen de onları sev ve yardımcıları ol.” diye dua ettim içimden…
Yetmişli yaşların üstünde nur yüzlü bir çiftimiz de Manevi Destek Birimi odamıza geldiler. Beyefendi bir haftadadır beyin ve sinir cerrahi servisinde tedavi görüyormuş, ameliyatı çok iyi geçmiş kısa süre sonra taburcu olacaklarmış, koridorda dolaşırken odamızı görüp ziyaret etmek, tanışmak istemişler. Birbirlerine karşı sevgi ve saygı dolu mütebessim çehreli iki güzel eşti karşımda oturan, biraz tanışıp sohbet ettikten sonra bir ara, “Bu güzel evliliğin sırrı nedir? Anlattığınız onca zorluğa rağmen nasıl bu kadar güzel bir evlilik süreciniz oldu?” diye sordum. “Elimizdeki ile yetinmeyi bildik kızım ve Allah ne nasip ettiyse ona şükrettik. Yeri geldi paylaştık, yeri geldi en güzel şekilde değerlendirdik.” Eşi hanımefendi gülümseyerek; “Mesela otuz yıllık koltuklarımız hâlâ duruyor evde, kirlendi temizledik, kırıldı tamir ettik ve bir gün bile bunları atalım, yenisini alalım diye ısrar etmedik. Küçük şeylerle mutlu olmayı bildik. Beraberce namazlarımızı kılarız, Kur’an’ımızı okuruz ve Yaradan ne zaman isterse can emanetini teslim etmeye hazır bekleriz, neden dünyanın geçici heveslerine kapılalım?” derken, ben de büyük bir hayranlıkla ve gözlerim dolarak dinledim onları.

Dâhiliye servisinde görüştüğüm Mehmet Bey ve eşi 40’lı yaşlarda bir çiftti. Mehmet Bey’in tedavisi uzun sürünce bir hayli sıkılmış, o günlerde yapılması gereken ameliyatı bazı sebeplerden dolayı ertelenmiş ve ağrısı da çok fazla olunca ister istemez sinirleri bozulmuş. Ziyaret edip kendimi tanıttıktan sonra bazen tedavinin uzamasının bile hayrımıza olabileceğini ve belki bu geciken tedavinin asıl şifa vesilesi olabileceğini, elimizde olmayan bir durumda öfkelenerek bağırıp çağırarak hiçbir şekilde fayda göremeyeceğimizi güzel bir üslupla anlattığımda “Yahu siz daha önce neredeydiniz? Hiç böyle güzel konuşan, anlatan olmadı ki bana, durumumu hiç böyle düşünmemiştim, çok doğru dediniz, neyin benim için hayırlı olduğunu bilemem.” derken çok daha rahatlamış ve sakin görünüyordu.

Ameliyattan sonraki ziyaretimde gayet sağlıklı görünüyordu. Eşiyle beraber gülümseyerek karşıladılar beni, biraz sohbet ettikten sonra “Biliyor musunuz ben başımda bekleyen, haftalardır doğru dürüst uyumadan bana en güzel şekilde bakan vefalı eşime çok eziyet ederdim, ona bağırıp çağırırdım, sözüne itibar etmez, kalbini kırar ve üzerdim her seferinde. Rabbim beni öyle bir hastalıkla imtihan etti ki haftalardır yatağa bağımlı kaldım ve eşim yüzünü ekşitmeden, bir gün bile şikâyet etmeden bana baktı, başımda bekleyip dualar okudu. Bu hastalık bana eşimin kıymetini bilmeyi ve sabretmeyi öğretti, size de çok teşekkür ederim. O sıkıntılı günde gelip bizimle konuşmanız bize çok iyi geldi Allah razı olsun.” dedi.
Daha bunlar gibi birçok aile ile görüşme fırsatı buldum, her insan ayrı hikâye, her hayat hikâyesi ayrı bir ders âdeta… Tıpkı Hz. Ali’nin (r.a.) buyurduğu gibi; “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir.” Musibetlerin ve zor zamanların birleştirdiği aileler vardır; daha bir kenetlenir kalpleri, elleri ve böylelikle dünyalık hiçbir keder yıkamaz onları… Hatta daha önce fark edemedikleri aile birliğinin değerini anlarlar, çünkü hayatı yaşanır kılan en önemli şeylerin başındadır aile dayanışması… Bir de zor zamanların ayırdığı aileler var, bazen daha ilk hayat yokuşunda pes eder taraflardan biri. Engelli evlatları olduğu için evi terk eden baba ile eşinin yakalandığı hastalıktan dolayı “Ben bu kadar sorumluluğu kaldıramam, sana bakamam!” diyerek pervasızca ailesini terk eden eşler de var maalesef örneklerimiz arasında…

Eskiler; “Önce refik, sonra tarik.” demişler; refikin en güzel olanı evlilik birliği ile kazanılmış hayırlı bir eş olsa gerek… Efendimizin (s.a.s.), “Dünya hayatının saadeti üçtür: İyi bir binit, geniş bir ev, hayırlı bir eş.” (Müsned, I, 168) hadisinde dünyadaki mutluluğun ve huzurun sebepleri sıralanır. Aralarında salih, saliha bir eşin de zikredilmesi, eş olmanın güzelliğine vurgu yapmaktadır. Çünkü Allah Resulü de Risalet yıllarının en zorlu ve en çetin yıllarına eşi Hz. Hatice sayesinde göğüs germiş, sevgili eşinin vefatı ile adına hüzün yılı dedirtecek kadar büyük bir üzüntüye sebep olmuştur… Ömrünün geri kalan zamanlarında hep hayırla yâd ettiği, onu andığında sevgi ve saygı ile gözlerinin dolduğu müstesna bir eş olma örnekliği sergilemişlerdir.

Allah Resulü (s.a.s.) sonraki evliliklerinde de hep en güzel eş örneği olmuş, bir eşe nasıl muamele edilmesi gerektiğinin en güzel örneklerini sergilemiş, gerektiğinde onlarla istişare etmiş, onları dinlemiş ve “Siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız.” (Müslim, Hac, 147) derken kendisi de bu emanete her daim riayet etmiş ve eş olma konusunda bizim için rehber olma vasfını her çağda sürdürmüştür. Bize düşen, efendimizin rehberliğinde Allah Teâlâ’nın razı olacağı şekilde hayırlı eşler olabilmenin yollarını arayıp bulmak, özellikle zor zamanlarda sevgi sadakat ve muhabbet harcıyla evlilik binamızı daha da sağlamlaştırmaktır.

Serap Kubat Tursun