"Prof. Dr. Mehmet Emin AY: “Asrısaadet çocuklarının gönlünde müstesna bir Peygamber sevgisi vardı.”"

Mahir Kılınç

"Hocam, bize Hz. Peygamber’in (s.a.s.) çocuklara yaklaşımından bahseder misiniz?

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanında çocukların her zaman müstesna bir yeri vardı. Doğrusu kendisi de dedesi Abdulmuttalib’den aynı ilgiyi görerek büyümüştü. Fakat Resul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimizin peygamberlik dışındaki insani yönünün en çok dikkat çekici örneklerini, çocuklarla olan ilişkilerinde bulabileceğimizi söyleyebiliriz. Çünkü çocuklara verdiği değerin bir uzantısı olarak âdeta “çocuklarla çocuklaşabilen” ve bunu diğer insanlara da tavsiye eden müstesna bir kişiliğe sahiptir Peygamberimiz… Onun çocuklara yaklaşımındaki bu farklılık bile başlı başına incelenmesi gereken bir konudur. Ancak sorunuza kısaca cevap verecek olursak… Daha Mekke’de peygamberlik öncesi dönemde, kendi evlatlarına özellikle küçük kızı Hz. Fatıma’ya ilgisi ve şefkatiyle insanlara örnek olmuş, sözleri ve davranışlarıyla insanları olumlu yönde etkilemiş ve ezilen hor görülen kız çocuklarının, insanların nazarında artık “Allah’ın bir armağanı” olarak görülmeye başlanmasına vesile olmuştu.

Hayatının son on yılını geçirdiği Medine’de ise o yıllarda çocukluk dönemini yaşayan sahabenin bize aktardığı bilgilere göre neredeyse her birinin mutlaka Peygamberimizle yaşadığı bir hatırasının olduğunu ve onların bunu hafızalarında özenle sakladıklarını görmekteyiz. Diyebiliriz ki Seniyyetü’l-Vedâ tepelerinde, kızlı erkekli, en güzel elbiselerini giyinerek karşılama merasimine gelmiş Medineli çocukların Peygamberimizle ilk kez karşılaşmalarıyla başlayan diyalog, bir sevgi halesine dönüşmüş ve bu hale Efendimizin (s.a.s.) yaşadığı sürece her birini şefkatle sarıp sarmalamıştır.
Asrısaadetin çocuklar için bir “mutluluk çağı” olarak kabul edilmesinde bu çağı bizzat yaşayan çocukların en değerli mutluluk vesilesi, daha karşılaştıkları ilk gün kendilerine sevgilerini ifade eden bir peygambere sahip olmalarıydı…

Peki, barış, huzur ve mutluluk çağı olarak da nitelendirilen “Asrısaadet Dönemi” çocuklarının gözünde, Hz. Peygamber (s.a.s.) nasıl bir yerdeydi? 
Bu güzel sorunuza biraz önceki ifadelerimizi kaldığımız yerden devam ettirerek cevap verebiliriz. Efendim, asrısaadet çocuklarının gözünde Sevgili Peygamberimiz, öncelikle, kendilerine “Esselâmü aleyküm yâ eyyuhe’s-sıbyan” diyerek özel bir ifadeyle selam veren ve “Selam olsun sizlere çocuklar!” diye ilgisini bizzat belli eden biridir. Çocukluk dönemini yaşayan sahabiler, oyun oynadıkları esnada yanlarına kadar gelerek onlara selam veren Peygamberimizin bu davranışından kendilerine değer verdiğini hissetmişler ve bunu hep anlatagelmişlerdir.
Yine malumunuzdur ki çocuklar, içinde bulundukları çağ gereği, oyundan hoşlanırlar ve aynı zamanda oyuncaklarının başkaları tarafından da sevilmesini ve takdir edilmesini isterler. Hz. Enes’in anlattığı bir hatıra tam da bu konuyla alakalı… Kardeşi Umeyr’in evcil bir serçe kuşuna sahip olduğunu ve onunla oynadığını, Peygamberimizin de onu her gördüğünde “Yâ Ebâ Umeyr! Mâ feale’n-Nuğayr?” “Serçen ne âlemde Ebû Umeyr?” diyerek kuşunu sorduğunu görmekteyiz. Peygamberimizin bir gün Enes’ten serçenin öldüğünü öğrenince Umeyr’i teselli etmek için evlerine gittiğini öğrenmemiz de tabiatıyla çocukların gözünde Sevgili Peygamberimizin çok müstesna bir mevkiye sahip olduğunu göstermektedir. Zaten bu derin sevginin belki de en manidar ve en dramatik tezahürü, Resul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimizin cenaze namazını ashab-ı kiram’ın erkekleri ve kadınları kıldıktan sonra Medineli çocukların da kılması ve ahiret yurduna onu en son uğurlayanların onlar olmasıdır…

“Bir babanın evladına verebileceği en değerli hediye (bırakabileceği en kıymetli miras) güzel terbiyedir (iyi bir eğitimdir)” buyuran ve “Kişinin, çocuklarının eğitimiyle meşgul olmasının, sadaka vermesinden daha hayırlı olduğunu” ifade eden Hz. Peygamber’in (s.a.s.) çocukların terbiyesine ve eğitimine verdiği önemden kısaca bahseder misiniz?
Malum olduğu üzere bir hadisinde Nebiyy-i Muhterem Efendimiz (s.a.s.) “Ben bir muallim olarak gönderildim.” buyurmaktadır. Haddizatında onun bu “öğretmenlik” vasfı, ayetlerde de vurgulanmaktadır. Okuma yazma oranının çok düşük olduğu bir topluma peygamber olarak gönderilmiş olan Efendimizin özelde çocukların, genelde ise toplumun tüm fertlerinin eğitim-öğretime muhatap olmasını önemsemesi dikkate değerdir. Zira iyi bir eğitime muhatap olan evlat, hem ebeveyninin en değerli iyilik-sevap vesilesi (sadaka-i câriye) hem de hayır dua kaynağıdır… 
Evet, Hz. Peygamber’in nazarında çocuğa verilecek en değerli hediye, bırakılabilecek en kıymetli miras güzel terbiyedir, eğitimdir… Aynı zamanda gençlerin, kadın erkek yetişkinlerin yanında evdeki hizmetçilerin bile eğitimini önemseyen bu tavır ve tavsiyeler, ashab-ı kiram’da öylesine etkili olmuştur ki evlatlarını yetiştirme hususunda ciddi gayret ve çaba içinde oldukları gibi hizmetçilerini de aynı özeni göstererek yetiştirmişlerdir. Abdullah ibn Ömer’in (r.a.) hizmetçisi Ebu Abdullah Nâfi, bu şekilde yetiştirilen ve ilim dünyasında ünlü bir hadis âlimi olarak tanınan kişilerden biridir. 

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) çocuklarla olan her bir hatırası aynı zamanda terbiyevi (eğitsel/pedagojik) değeri de haizdir, diyorsunuz. Çocukların eğitimine yönelik bu hatıralardan bazı örnekler verebilir misiniz?
Tabii ki… Doğrusu her bir hatıranın böyle bir özelliği olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü peygamberler “fetânet” özelliğine sahip oldukları için onlar boş işlerle uğraşmaktan beri kimselerdir. Dolayısıyla bu hatıraların her birinde bir terbiyevi unsur var olduğu gibi onlardan birer düstur çıkarmak da mümkündür. Arzunuz üzere birkaç örnek verelim izninizle… 
Râf’i ibn Amr isimli sahabi şöyle anlatıyor:
“Küçük bir çocuktum. Hurma ağaçlarını taşlar, yere düşenleri alıp yerdim. Bir gün yine böyle yaparken bahçe sahibi beni yakaladı ve hiçbir şey söylemeden doğruca Peygamberimizin huzuruna çıkarıp şikâyetçi oldu benden… Çok mahcup olmuştum. Peygamberimiz (s.a.s.) tatlı sesiyle, ‘Yavrucuğum! Neden hurma ağaçlarını taşlıyorsun?’ diye sordu. Sadece ‘Acıkmıştım, karnımı doyurmak için…’ diyebildim. Bana yine şefkat dolu sesiyle, ‘Bundan sonra ağaçları taşlama yavrum. Ama altına düşenleri alıp yiyebilirsin.’ dedi ve ardından benim için ‘Allah’ım! Sen bu yavrucağın karnını doyur.’ şeklinde dua etti…”

Burada görebildiğimiz birkaç husus vardır. Bir kere Resulüllah (s.a.s.) Efendimiz, huzuruna “suçlu” olarak getirilen bir çocuğun yaptığı işin sebebini sorarak ona kendini ifade etme ve savunma hakkı tanımıştır. Yine sebebini öğrendikten sonra, ona yaptığı şeyi bir daha yapmamasını telkin etmiş ama bu yasakla beraber bir de alternatif sunmuş, “taşlamamak şartıyla ağacın altına düşenleri yiyebileceğini” bildirmiştir. Tüm bunları yaparken sevgi, merhamet ve şefkati sesine yansımış ayrıca onun için Allah’a dua da etmiştir. İşte Râfi’ ibn Amr, bu hatırasını hayatı boyunca unutmamışsa eğer taşıdığı pek çok terbiyevi özelliğin de bunda önemli bir rolü vardır, diyebiliriz.
İkinci örneğimiz, Peygamberimizin sevgili torunu Hz. Hasan’a ait… Bir gün beraberce bir davete giderlerken küçük yaştaki Hasan, Peygamberimizin elinden kurtularak zekât olarak ayrılmış hurma yığınından bir hurma alarak ağzına atmış… Efendimiz (s.a.s.) hemen arkasından koşarak hurmayı ağzından alıp yemesine izin vermemiştir. Sahabiler, “Yâ Resulallah! Neden yemesine izin vermediniz. Bir hurmadan ne olurdu sanki?” diye sorunca Hasan’ın hayatı boyunca unutmayacağı şu sözleri söylemişti: “Hayır! Bana ve aileme zekât olan hiçbir şey helal değildir!..” Bu hassasiyeti bizzat yaşayan torunu Hz. Hasan ve diğer aile fertleri için bu tavır bir düstur hâline gelmiş ve Ehl-i Beyt hayatları boyunca asla zekât ve sadaka almamışlardır. 

Üçüncü örneğimiz de yine sevgili torunları Hasan ve Hüseyin’le ilgili…
Bir gece, Peygamberimiz kızı Hz. Fatıma’nın evinde misafir olur. Gecenin bir vaktinde Hasan uyanarak su ister, Peygamberimiz hemen kalkar ve kırbadan su koyarak Hasan’a vermek üzereyken Hüseyin de uyanır ve suyu o içmek ister. Ama Peygamberimiz suyu Hasan’a verir. Olanları izleyen kızı, “Galiba Hasan’ı daha çok seviyorsun babacığım!” deyince Peygamberimiz, “Hayır, önce Hasan istediği için ona verdim.” diyerek, adaletin her zaman ve her yerde uygulanması gerektiğini bu davranışıyla gösterir. Çünkü o, zaman zaman çevresine, “Allah’tan korkun da çocuklarınız arasında adaletle davranın!” tavsiyesinde bulunmaktaydı. 

Yaşadığı çağda tüm çocukların sevgisini kazanabilmiş bir baba, dede ve peygamber olarak Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sünnetinden hareketle çocuk eğitimine yönelik günümüz anne ve babalarına ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Evet, biraz önceki aktarımlarımıza dayanarak, asrısaadet çocuklarının hepsinin gönlünde müstesna özellikte bir “Peygamber Sevgisi” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bizim verdiğimiz örneklerin çok daha fazlası bu konuda yazılmış eserlerden okunabilir. “Acaba bu özellik sahibi Son Nebi (s.a.s.) bir baba ve dede olarak nasıl bir örneklik teşkil etmekteydi?” sorusu da önemlidir.
Şunu ifade edebiliriz ki peygamberlerin pek çoğu bir aileye sahiptir. Kur’an-ı Kerim, Âl-i İbrahim, Âl-i İmran ve Âl-i Ya’kub olarak isimlendirilen ailelerden ve bu aile fertlerinden bahseder. Son Nebi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) de bir ailesi vardır ve o yaşadığı müstesna güzellikteki aile hayatıyla da ümmetine ve tüm insanlığa örnek olmuştur. Onu bizler, ailesi içinde iyiliksever bir akraba, salih bir evlat, saygılı ve nezaketli bir eş, şefkatli bir baba, merhametli ve sevecen bir dede olarak hayranlıkla izleyebildiğimiz gibi, yüklendiği en ulvi vazife olan peygamberliği de en mükemmel şekilde yerine getirmeye çalışırken görebiliriz. 

Günümüzde en önemli sorun odaklarından biri hâline gelen aile içi iletişim problemleri ve ailede eğitim konularında tavsiyemiz, Allah Teâlâ tarafından insanlık tarihi boyunca yol gösterici olarak gönderilen kutlu elçilerin sonuncusu olan Sevgili Peygamberimizin aynı zamanda eş, baba ve dede olarak da bize örnek olduğunu unutmamamızdır. Burada özellikle vurgulamak istediğimiz bir nokta var. Sağlıklı ve yeterli bir eğitim-öğretim ve güzel bir terbiye ancak huzurlu ve mutlu bir aile ortamında gerçekleştirilebilir. Bunun da şartı eşlerin, birbirlerinin kişilik haklarına saygılı olması, çocukların bu saygıya şahitliği ve anne babaları tarafından sevgiye doyurulmuş olmalarıdır. Biz o Yüce Resul’ün hayatında bütün bunlara dair örnekleri görebildiğimiz için şunu diyoruz: Problemlerimizin çözümü için çare, Muhammedî muhabbettedir!..

Gözümüzün nuru çocuklarımıza Allah’ı (c.c.) ve Rahmet Peygamberi’ni (s.a.s.) tanıtmak ve sevgisini aşılayabilmek için nasıl bir anlatıma başvurmalı, nelere dikkat etmeliyiz?
Allah ve peygamber sevgisini kazandırabilmek için öncelikle bu hususta son derece dikkat ve özen gereklidir. Zira başarılı bir anlatım bu sevginin oluşmasına vesile olacaktır. 
“Çocuklarımıza Allah’ı nasıl anlatabiliriz?” konusunda kısaca şunları söyleyebiliriz. Bu işin temelinde Allah sevgisi olmalıdır. Zira Allah Teâlâ çocukları çok sevmekte, onlara çok merhamet etmekte, sırf onları en güzel şekilde besleyebilsin diye bebeğini dünyaya getirdiğinde annesine süt de ihsan etmektedir. Çocuğa Allah’ın kendisini çok sevdiği, çeşitli örnekler verilerek anlatılmalıdır. Bu anlatım işini gerçekleştirirken çocuğun konuşmaya başlamasını önemseyerek yapmak gerekmektedir. Zira Sevgili Peygamberimizin uyardığı üzere, “Çocuğun fıtrat hâli konuşma çağına kadar devam eder. Sonra ebeveyni onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar…” O hâlde konuşma çağını önemli bir dönüm noktası olarak görmeliyiz. Yanı sıra çocuk psikolojisini iyi bilmeli ve çocuğun gönlüne hitap etmeliyiz.
Peygamber Efendimizi tanıtmak, sevgisini aşılayabilmek için de aynı hassasiyeti göstermek gerekir. Anlatmayı düşündüğümüz hatıraları çocukların anlayabileceği hâle getirmemiz gerekir. Bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur Peygamberimiz: “İnsanlara anlayabilecekleri şekilde (ölçüde) konuşunuz.” Bunu başarabildiğimiz zaman, asrısaadet çocuklarıyla yaşanan hatıralar, onların zihninde ve kalbinde Peygamberimize karşı müstesna bir sevginin oluşması için yeterli olacaktır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sevgili Peygamberimiz, tanındıkça sevilen, sevildikçe tanınması daha çok mümkün olan müstesna güzellikte bir hayatın ve yaşantının sahibidir. Çünkü onun bir vasfı da Habibullah’tır… Habibullah ise hem Allah’ı en çok seven hem de Allah’ın en çok sevdiği kişi demektir… Allah’ın en çok sevdiği Peygamberimizi saf ve temiz bir çocuk yüreğinin, masum bir sevgiyle sevmesinden daha kolay ve daha tabii ne olabilir?


Öz Geçmiş
Prof. Dr. Mehmet Emin Ay, 1963 yılında Van’da doğdu. Van İmam Hatip Lisesini 1980 yılında, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesini ise Haziran 1984’te birincilikle tamamladı. Ekim 1984’te Din Eğitimi Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi olarak mezun olduğu U.Ü. İlahiyat Fakültesine atandı. 1986 yılında yüksek lisansını, 1992 yılında doktorasını tamamladı. Ekim 1995’te Din Eğitimi Anabilim Dalı’nda doçent unvanını aldı. Şubat 2001 tarihinde ise profesörlüğe yükseltildi. Din Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak görevine devam ederken 2011 yılında Bursa İl Müftülüğüne atandı. Bu görevini 10 Ağustos 2016 tarihinde tamamlayıp fakültesine döndü. Hâlen Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı olarak görevine devam etmektedir.
Din Eğitimi alanında yayımlanmış 10 eseri vardır. Uluslararası ve ulusal sempozyumlarda sunduğu pek çok tebliğ yanında, çeşitli dergilerde yüze yakın makalesi yayımlanmıştır.
"

Mahir Kılınç