AHMET MURAT İLE SÖYLEŞİ

Sümeyye Özgen

“Şiir bize, orada öylece bin yıldır o şekilde durmakta olan yaprağın biçimine başka türden bir daha bakmayı teklif eder.”

Yaratılmış her şey alabildiğine yüksek sesle konuşur. Bu, yeryüzünde salınıp duran derin bir bestedir. Bir çiçek bu besteye solana değin rengiyle, her sabah içini Allah’a açar gibi açarak katılır. Yağmurun dili toprağa düştüğünde çözülür. Bu onun Allah’a seslenişidir. Her şey bir oluş içindedir ve kendi diliyle bu bestede anlamlıdır. Ahmet Murat’ın şiirleri, içinde duyduğu, yeryüzündeki işte bu zamansız bestenin ondaki tarifidir. Şiirleriyle hem bu besteyi tarif eder hem de bu besteye bir ses olarak katılır. Şairlik onun Allah’a seslenebilmek için keşfettiği dildir. Zira ona neden yazıyorsun diye sorulduğunda, “Köpekler uluyor, yıldızlar kızarıyor, ayvalar tüyleniyor.” cevabını verir. 
Yazmak onun için bir şair olarak iz bırakma çabasıyla ilgili değil; görmekle, eriştiği görme biçimini keskinleştirmekle ve kalben mutmain olmakla ilgilidir sanki. Kâinata gözünü her çevirdiğinde ilk kez görüyormuş gibi coşkulu bir hayret, bocalama ve tereddüt etrafında tekrar tekrar şekillenen gizli bir dili vardır bu yüzden. Ve şiirleri, modern zamanların görünmenin lanetine uğramış insanına, bu yüce besteyi duyabilmesi için, gökyüzüne, yağmura, ikindilere ve hatta küçük bir sincabın hayatına başka gözle yeniden bakmanın yolunu gösterir. Sembollerle ve imgelerle konuşur. Belki de tam bu yüzden şiirleri az sözle çok etki doğuran, içimizin nicedir açılmamış kapılarını tıklatan, bereketli şiirlerdir. 
Karşındakini dinlemenin ödülü, kendini anlamaktır, der Ahmet Murat Özel. Bu sayımızda biz de onu dinleyerek kendimizi anlamaya niyetlendik. 

Çoğu insan okuduğu bir eserle ilgili “bunu ben de yazarım” ya da “keşke bunu ben yazmış olsaydım” cümlelerinden birini kurar. Birçok yazarın ya da şairin yazma serüveninin de bu seçeneklerin birinden hareketle başladığını söylemek mümkün. Peki, Ahmet Murat’ın yazma yolculuğu bunlardan hangisiyle başladı?
“Bunu ben de yazarım.” demek, okuduğumuz metni dişimize göre bulmayı, hatta daha da hafif bulmayı içeriyor. “Bunu ben de yazarım.”, biraz da “N’olmuş, neymiş bunun numarası? Bunu yazmakta ne var?” demeye geliyor. “Bunu ben de yazabilirdim.” var bir de. Bu ifadeyse, bir beğeni içeriyor ve ifade sahibi, sanki kaçırdığı bir yazma fırsatına hayıflanıyor ve “Bunu ben yazmalıydım.” demeye getiriyor. Bunun yanı sıra, yazarın bir de, “Bu niçin yazılmıyor?” dediğini duyarız. Yani yazar, orada duran ve yazılmayı bekleyen ama nedense henüz yazılmamış olanı görmüştür. İşte bu en değerlisi bana kalırsa. Yazar olarak bazen bunu, bazen diğerini dile getiririz. 

Şair yönünüzü daha çok önemsediğinizi biliyoruz. Şiir, bir uğraşı olarak günlük hayatınızın odak noktasında mı, yoksa yaşamak telaşı arasında damla damla birikenler içinize sığmadığında, bir iç zorunluluk hissettiğinizde mi şiir yazarsınız?  Ortaya çıkan şiirdeki rolünüz tam olarak nedir?
Şiir, şairin görme ve kavrama yordamı bence. Her gün şiir yazmıyorum ama her gün şiire ilişkin az çok bir şey yapıyorum: Okuyorum, sözcüklerle ilgileniyorum, biçim hakkında düşünüyorum. Şiir yazmak budur zaten, şiir evreninde bulunmaktır. Bu uğraşın içinde, bazen de literal anlamda şiir yazıyorum.

“Benden şair yaptın ya, bu senin kudretin, memnun musun desem/ Sana seslenmeye yarıyor, memnunum bense” Şiirlerinizdeki bu sesleniş bizi nereye götürür?
Şiir bize dile getirilemeyen, aralıkta duran, aradalığı gösteren bir durumu dile getirmeye yaklaşmaktır. O şey dile gelmezliğini şiirde yitirir çünkü artık dile gelmiştir. Ama aynı zamanda bu durumunu korur, çünkü şiirde dile getirilen hâlâ tam olarak o durum değildir. Ben, şiirin bana sağladığı bu imkân ve imkânsızlığı seviyorum. Bana bir ses veriyor, seslenmeme yardımcı oluyor.
Ahmet Murat’ın şiirlerini okurken gözümün önünde toprak bir yolda bisikletle giden, etrafına hayretle bakan ve gördüklerini anlatmaya çalışan bir çocuk beliriyor. Bu hayret ve şaşkınlığın yaslandığı zemin, nasıl bir zemin?
Evet, bazı şiirlerim tabiatla büyülenmiş birinin şiirlerine benziyor. Şiir bize bakmakla ilgili kişisel tarihimize tereddütle yaklaşmayı, bakma alışkanlıklarını evirmeyi de öğretir. Başka türden bakarak, orada öylece bin yıldır o şekilde durmakta olan yaprağın biçimine bir daha bakmayı teklif eder. Biçim üzerine düşünmeye başladığınızda estetiğin ve dolayısıyla şiirin sahasına girmiş olursunuz nitekim.

Deneme ya da şiir yazarken alıcılarınızı düşünür müsünüz? Ya da şöyle sorayım, daha çoğuna mı yoksa daha vasıflısına mı sorusunu kendinize ilk hareket duygusu anında sorar mısınız?
Yazarken zihnimde belli bir okur pek canlanmaz. Yazarken esas olan yazanın metninden duyduğu hoşnutluktur. Yazar, bir çıtayı, bir beğeniyi temsil eder. Bu beğeni düzeyini koruması onun başlıca görevlerindendir. Bunu gerçekleştirdiğinde okura yardımcı olmuş, okur lehine bir şey yapmış olur.

Şiirlerinizde imgelerle ve sembollerle konuşuyorsunuz. Buna paralel olarak bütün kitaplarınızın isimleri de imgelerle yüklü ve özenle seçilmiş. Mesela “Kuşlarla Sohbetin Şartları”. Neden bilmiyorum ama bu isim bende “arınma” kelimesini çağrıştırdı. Kitaplarınızın isimlerinin hikâyesini birazcık sizden dinlesek?
İsim koymanın pek bir matematiği yok benim için. Şiiri nasıl yazdığımızı, öyküyü nasıl kurduğumuzu, o benzetmeyi nasıl becerdiğimizi nasıl izah edemiyorsak, ilham dolu bir başlığı nasıl attığımızı da tam izah edemeyiz. Mutlu bir tesadüf anı gibidir bu. Zihinde bir kısa devre anı gibi. Ama sadece edebî şeyler yazmayan, akademik yazılar da yazan birisi olarak, akademik bir başlığın ilham eseri olmasına değil, açıklayıcı, betimleyici olmasına dikkat ederim.

Denemelerinizden birinde, insanın ve Kur’an’ın ikiz kardeş olduğu gibi bir ifade var. Sizce insan ve Kur’an neden ya da hangi yönlerden ikiz kardeştir?
Hz. Ayşe annemize, Peygamber Efendimizin ahlakı sorulunca, Kur’an okumuyor musunuz, onun ahlakı Kur’an’dı, diyor. Böyledir. Kur’an ve insan bakışımlıdır, birinin anlaşılması diğerine bağlıdır. 

İslam şehirleri denince, mekânı mümince idrak etmenin bir sonucu olarak taşa, toprağa, barınaklara işlenmiş bir dünya idraki çıkardı karşımıza. Ama bugün, ne yazık ki hem bu algının hem de dokusu korunmuş olarak ayakta durabilen İslam şehirlerinin çok uzağındayız.  İslam coğrafyasının ve şehirlerinin bugünkü hâli size neler düşündürüyor? 
Ümitsizim. Daha insani bir şehir beklentim yok maalesef. Dedelerimiz daha iyi durumdaydı, torunlarımız daha kötü durumda olacak. Benim aklıma gelen çıkış şu: Kerpiç-ahşap malzeme kullanılmış, insani, hesaplı bir Türk evinde oturmak. Çıkış ve hayal.

Size bazı kelimeler versem ve bunlarla ilgili aklınıza gelen ilk cümleleri sorsam?
Su, Mescid-i Aksa, bulut, bereket, ikindi, uçurtma...
Su: Ivan Illich’in kitabını hatırladım nedense.
Mescid-i Aksa: Göğe yakın bir yer. Belki de göktedir.
Bulut: Zeplinlere benzemiyorlar mı?
Bereket: Peygamber Efendimiz.
İkindi: Köy camileri.
Uçurtma: Bulutlara benzemiyorlar mı?

Son olarak, tıpkı Sümer tabletlerinde olduğu gibi, bundan yüzlerce yıl sonra bile insanlar tarafından okunacağını bilseydiniz onlara bu çağın içinden ne söylerdiniz? 
Allah’tan korkun.

“bazı unutur, hatırlarsın bazı
kaldırıp baktındı kalbindeki kabuğu
bir mıh gibi dinlenir Allah fikri içlerde
ölmek şey değil, bu yaşamak soğuğu”

“tok atlar otlakta gibi, akşama daha çok var gibi
sonra unuturum bunu, başka şeyleri unuturum
anılar gömülüdür zaten ben bir daha gömerim
çocuk olmuşum, hasta olmuşum, deniz olmuşum
yalnız bir sincabım belki
gömdüğü cevizlerine küsen”

Sümeyye Özgen