YAZMA CESARETİ: USTALARIN İLK ADIMI

Emin Gürdamur

Yazmak aslında bir konuşma biçimidir. Ama konuşmaktan farklı olarak uzun bir dikkat, çaba ve adanmışlık gerektirir. Çünkü kayıt altına alınmış sözün, sahibine olduğu kadar muhatabına karşı da gittikçe artan bir sorumluluğu vardır.
Bazı insanlar için yazmak, kaçınılması imkânsız bir sonuçtur. Kader, bütün rayları onlar yazabilsin diye itinayla döşer, çocukluğun ve çevresel etkenlerin art arda vuran dalgaları onları yazının kıyısına sürükler. Yaşadıkları, yaşamadıkları, gördükleri, görmedikleri her şey bu gayeye hizmet eder. Sonuçta kişi elinde kalemi, daktilosu veya klavyesiyle bir yolculuğun içinde bulur kendini. Gerisi ona kalmıştır. Dağlara mı çıkacak, kentlerde mi yaşayacak, emniyetli yerlerde mi vakit harcayacak, uçurum kenarlarını mı yoklayacak, bütün bunlar artık onun bileceği bir iştir. Bazıları içinse yazmak uzun çabalar sonucu elde edilen bir maharet, gürültülü muharebelerin nihayetinde kavuşulan bir kıyıdır. O kıyıya ulaşırken ne rüzgârın ne dalgaların imtiyazından yararlanılır. Yazının ve kitabın değer görmediği ortamlardan dişiyle tırnağıyla çalışarak sıyrılan birey, bittabi yürüyeceği yolu da kendisi belirler.
Yazmak her hâlükârda bir cürettir. Yazanın, kendisine ve insanlara dair söz hakkı olduğuna dair beyanını ihtiva eden bir talep. Bu talep esnasında kişi en çok kendisini inşa eder. Çünkü söz söylemenin, başkalarını yontan yanı kadar yazarı terbiye eden, olgunlaştıran bir tarafı vardır. Başlangıç için atılan ilk adımın ardından yolcuyu bekleyen o uzun yazma cehdi, neredeyse her yazarda farklı tezahür eder. Yazmak aynı zamanda dünyanın en bireysel en biricik eylemidir. İlk adım atıldıktan sonra kişi sadece birikimlerini belli bir disiplin dâhilinde kâğıda geçmekle kalmaz, meselelere bakışı da bir form, bir çerçeve ve zarafet kazanır. Kısa zamanda anlaşılır ki yazmak, rastgele bir edim değildir.
Başlama cesareti önemlidir. Bazıları o ilk adımı, hiçbir zaman atamaz ve kendi yaşamına dair büyük bir sorumluluğu ihmal etmiş olur. Bazılarıysa âdeta o adım için doğmuştur. Örneğin Necip Fazıl Kısakürek, şiire nasıl başladığını anlatırken bizi bir hastane odasına götürür. Annesini ziyarete gittiğini, orada beyaz yatak örtüsünün üzerinde siyah kaplı bir defter gördüğünü, şiirle dolu defterin kime ait olduğunu sorunca, bitişik yataktaki veremli genç kıza ait olduğunu öğrendiğini, o sırada annesinin kendisine bakıp “Senin şair olmanı ne kadar isterdim!” dediğini aktaran Necip Fazıl, “Gözlerim hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim: Şair olacağım! Ve oldum.” der. (Necip Fazıl, Çile, İstanbul: Büyük Doğu, 2010, s. 9) Türk şiirine felsefi, mistik ve estetik yönden güçlü şiirler armağan eden Necip Fazıl; roman, piyes ve hikâye türlerinde de üslup ve ifade zenginliği bakımından çağdaşları arasında öne çıkar. İlk eserlerinden itibaren yetkin bir dille yazması, elbette ki bir çocuğun hastane odasında kendi kendine verdiği kararla izah edilemez. Dedesi Hilmi Efendi’nin, dört beş yaşlarında okuma yazmayı öğrenen Necip Fazıl’ı dizine oturtup ona “Fuzuli Divanı”, “Hz. Ali Cenknameleri” ve menkıbeler okuduğunu; aynı çocuğun erken yaşlardan itibaren Fransız romanlarına müptela büyükannesi Zafer Hanımefendi’nin kütüphanesindeki eserlerden çok etkilendiğini biliyoruz. Öyle ki on iki yaşında Saint-Pierre’in Pol ve Virjini’sini, Alexandre Dumas’nın Kamelyalı Kadın’ınını, Michel Zevaco’nun şövalye romanlarını, hem de büyük tesirler altında kalarak okuduğunu üstadın bizzat kendisi anlatır. (Necip Fazıl, O ve Ben, İstanbul, Büyük Doğu, 1978, s. 16, 17, 21)
Yazmaya başlamak için kimi zaman bir anne kimi zaman bir öğretmen o hayati dokunuşun mimarı olur. Modern Türk hikâyeciliğinin satır başı isimlerinden Sait Faik, yatılı okuduğu lisede bir öğretmeni tarafından keşfedilişini şöyle anlatır: “Bursa Lisesi’nde onuncu sınıftaydım, edebiyat hocamız bir vazife yazmamızı istedi. Ben ‘İpekli Mendil’ isimli bir hikâye yazıp verdim. Ertesi ders, hoca bu hikâyemi bütün sınıfa okuttu. Neden okutuyordu bir türlü anlamamıştım. Meğerse hikâyeyi çok beğenmiş, sonra beni yanına çağırıp ‘Eğer böyle yazmaya devam edersen iyi hikâye yazabileceksin sen.’ demişti. İşte ilk bu şekilde yazmaya başladım. Hocam, bana daima cesaret veriyordu.” (Sait Faik, Bütün Eserleri, İstanbul, YKY, 2002, s. 1469, 1470)
Hayat insanlara aynı imkânları sunmaz. Bazen kişinin elinden bütün seçenekleri alır ve onu bir arayışa, bir limana doğru sürükler. Mutsuz bir çocukluk dönemi geçiren, sinirli bir annenin gadrine maruz kalan Sabahattin Ali bu isimlerdendir. Balıkesir Muallim Mektebi’ne gittikten sonra burada yeni bir ortam edinir, huzursuz aile ortamının ruhunda açtığı yaraları okulda kitap okuyarak onarmaya, iyileştirmeye çalışır. Okumak ve yazmak onun için gerçek dünyanın kuşatmasını yarma aracı olur. Okulun ikinci senesi gazete ve dergilere şiirler ve yazılar gönderir. Arkadaşlarıyla çıkardığı okul dergisinde ilk hikâyelerini yayımlar. (Ramazan Korkmaz, Hece Sabahattin Ali Özel Sayısı, Ankara: 2018, s. 22) Sabahattin Ali için korunaklı ve sağaltıcı bir liman olan edebiyat, ona muhteşem eserler yazma fırsatı verir. Gün gelir o eserler, benzer yaralara sahip nesiller için bir şifahaneye dönüşür. Şimdi yaralı çocukluğa sahip insanlar için Sabahattin Ali’nin kendisi bizatihi limandır.
Kendi alanlarında yetkin yazarların hayatlarına baktığımız zaman, okuma yazma meraklarının ortaokul ve lise çağlarında büyük oranda ortaya çıktığını görürüz. Bu yıllar, muhayyile ve yazı dikkati için kaçırılmaması gereken zamanlardır. Erken yaşlarda okunan kitaplar, amatörce de olsa girişilen yazı deneyimleri, yazarın olgunluk döneminde oturmuş bir dil, gizli bir ahenk elde etmesine vesile olur. Rasim Özdenören lisede bir arkadaşının talebi üzerine birdenbire yazmaya başladığını söyler: “Lise birde bir sınıf arkadaşımız bir gün, eğer ben de öykü yazarsam kendi yazdıklarını bana gösterebileceğini söyledi. Sırf o arkadaşın öyküsünü görmek ve öykü yazmaya devam etmesini sağlamak ve onu teşvik etmek adına o günün gecesi ben de bir öykü yazmaya oturdum.” Tabii burada da öncesinde pişmiş bir kalem dikkatinin izlerini sürebiliyoruz. Çünkü Özdenören, ortaokul yıllarında Ömer Seyfettin külliyatını bitirmiş, lisede ise Halit Ziya, Refik Halit, Reşat Nuri, Yakup Kadri gibi isimlerle tanışmaya başlamıştır. (Rasim Özdenören, Yazma Hikâyeleri, Editör: Duran Boz, Ankara, Hangar, 2013, s. 14)
İnsanı yazmaya iten sebeplerin başında kırgınlıklar gelir. Bazen küçük bir hayal kırıklığı, kişinin içinde saklı cevheri ortaya çıkarması bakımından bir öğretmen kadar öğretici olabilir. 1990 sonrası öykücülüğün önemli isimlerinden Yıldız Ramazanoğlu, yazmaya, ilgisini sınıfa yeni gelmiş bir öğrenciye yönelten ilkokul öğretmenine sitem şiiri yazarak başlamıştır.  Öğretmen, masasına bırakılan şiiri çok beğenir ve Ramazanoğlu’nu çocuk dergilerine yönlendirir. Hatta ilkokul yıllarında dergilerde birkaç şiirinin yayımlanmasına vesile olur. Yıldız Ramazanoğlu, babasının kitap düşkünü olduğunu, sabah kahvaltıda heyecanla köşe yazıları okuduğunu, amcaları gelince evde Peyami Safa ile Nazım Hikmet arasındaki tartışmalar üzerine hararetli sohbetler yapıldığını, tam bir kitap kurdu olan abisinin ise annesinden çekindiği için eve gizlice kitap soktuğunu, kendisinin de abisine suç ortaklığı yaptığını anlatır: “Annem raflara sığmayan, evin her yerini ahtapot gibi saran, karyolaların altına, duvar diplerine yerleşen kitaplar yüzünden rahatça temizlik yapamamaktan, yaşanacak yer kalmamasından şikâyet ederdi. Ağabeyimin kitap alacağım diye aç gezmesi de hoş görülemezdi. Bütün kızgınlığına rağmen bir de bakardık ki annem gözlüğünü takmış bir köşede kitap okuyor. Çok güzel şiirler yazardı bir de.” (Yıldız Ramazanoğlu, Yazma Hikâyeleri, Editör: Duran Boz, Ankara, Hangar, 2013, s. 115)
Bazen de kitap dolu olmaz ev. Kahvaltı sofralarında köşe yazısı okuyan bir baba olmaz. Kuram yazarı, öykücü Necip Tosun, içinde Kur’an dışında neredeyse hiç kitabın olmadığı bir evde doğduğunu anlatır. Çocukluğunu, “Kitaba ilgisiz, hatta ilerleyen dönemlerde kitaba karşı bir aile içinde geçti hayatım.” diyerek özetler. Ortaokulda bir Türkçe öğretmeninin yönlendirmesiyle kitap okumaya başladığını söyleyen Tosun, Kemalettin Tuğcu ve macera romanlarıyla yoluna devam eder, on iki, on üç yaşlarında tuttuğu film defterine, izlediği filmlerle ilgili düşüncelerini yazarak yazıya başlar. Yoksulluk, kitabı lüks harcamalar listesine eklemiştir. Kitaplar gizlice alınıp eve sokulur. Ama biliyoruz ki imkânlar kadar imkânsızlıklar da yazarın, içinde saklı ateşe odun taşıyabilir. Örneğin yoksunluk, Necip Tosun’un lise ve üniversite yıllarında önemli isimler ve edebiyat çevreleriyle buluşmasına, bugüne kadar on beş öykü ve kuram kitabı yazmasına mani olamaz.
Görünen o ki hayat, yazma tutkusuna sahip bir insanın önüne kolay kolay hiçbir engel çıkaramıyor. Engel olarak çıkan şeyler, bu tutkunun muharrik gücüne dönüşüp yazarın daha sağlam bir dil evreni, daha korunaklı bir düşünce dünyası kurmasına hizmet ediyor. Yazının girişinde, yazmanın aslında bir konuşma biçimi olduğunu söylemiştik. Dilin ucuna gelen sözü, kalemin ucuna dayanan kelimeyi, insanın kendi iç süzgeci dışında hiçbir dış etken azaltamaz, eksiltemez, durduramaz. Söz kimseye sormadan, kimseden destur almadan gelir ve gök kubbe altında halka halka insanların arasına karışır, onların duygu ve düşüncelerini yontar, uzak belleklerde, sahibinin bile hayal edemeyeceği bambaşka anlamlara bürünür. Cahit Zarifoğlu’nun “Kuşlar bile kaderle uçar.” sözüne atıfla diyebiliriz ki yazının da bir kaderi var, yazı da kaderle uçar. Aslında yazarın yazma cesaretini ortaya koyduğu o ilk an, yazı kanatlarını açmış, kendi kaderine doğru havalanmıştır. 

Emin Gürdamur