DİJİTAL AHLAK

Abdurrahman Akbaş

Dünya, içinde bulunduğumuz yüzyılda büyük bir değişim sürecinin sancılarını yaşamaktadır. Bilgi merkezli şekillenen ve bilgiyi kutsayan bu çağın tanımlanmasında öne çıkan kavram ise teknolojidir. Hayatı önemli ölçüde kolaylaştıran bir unsur olarak teknoloji, bireyden topluma, aileden devlete, sanattan ekonomiye, eğitimden sağlığa kadar pek çok alanda devrim niteliği taşıyan dönüşümlerin zeminini oluşturmaktadır. İnsanların ihtiyaçlarını gidermek üzere ortaya konan her bir teknolojik yenilik, beraberinde daha ileri teknolojileri yeni bir ihtiyaç olarak gündeme taşımaktadır.

Bu bağlamda insan hayatı için oldukça kısa sayılabilecek bir süre içerisinde büyük bir hızla gelişen bilişim teknolojileri, iletişim ve etkileşim olanaklarını bambaşka bir noktaya taşımıştır. Beraberinde küreselleşmenin de büyük bir ivme kazanmasına sebep olan teknoloji, iletişim ve etkileşim bakımından bütün yerküreyi âdeta bir köy ölçeğine küçültmüştür. Bu sebeple insana ve hayata dair tüm paradigmaların yeniden tanımlandığı bu sürecin en büyük öznesinin teknoloji olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Taşları yerinden oynatan dönüşüm: Bilginin dijitalleşmesi
Esasen bu yeni dönemin mihenk taşı, dijitalleşmeyle birlikte bilginin küreselleşmesi olmuştur. Zira bilişim ve bilgi işlem teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bilgi dijital ortama aktarılmış; bilgiye erişim ve bilgiyi işleme noktasında artık dijital araçlar ve yöntemler tercih edilir olmuştur. XXI. yüzyılın başından itibaren internetin gündelik hayatta yaygın bir şekilde kullanılması ise dijital teknoloji alanını kârlı bir yatırım sektörüne dönüştürmüştür. Aynı minvalde gelişen kişisel bilgisayar ve mobil akıllı cihaz teknolojisi sayesinde bilgi, zamanla ve mekânla sınırlı olmaksızın dünyanın bir ucundan diğer ucuna eş zamanlı dolaşım imkânı bulmuştur. Ne var ki bununla birlikte bireysel ve toplumsal hayata yön veren geleneksel, kültürel ve yerel unsurların otoritesi zayıflamış ve onların yerini dijital dünyanın küresel ölçekteki baskın enstrümanları almıştır.

Gelinen noktada her şeyin sayılarla (dijital) ifade edildiği bu yeni süreçte, bilinçten bilgi istifçiliğine doğru hızlı bir geçiş yaşanmaktadır. Hafıza ve bilinç, bu yeni konjonktürde yerini büyük oranda dijital cihazlara bırakmaktadır. Tabii, bilginin dijitalleştiği bir ortamda bilincin biyolojik bir gerçeklik olarak varlık göstermesi sanıldığı kadar kolay olmamaktadır. Nitekim bugün, bilinci açık olmakla çevrim içi olmak neredeyse eş değer durumlar olarak algılanmaktadır.

Ne yazık ki söz konusu evrilme bilgi ahlakı bağlamında insanlık için pek de olumlanacak bir gelişme değildir. Zira bilgi, insanın varoluş gayesini idrak etmesini ve yeryüzü sorumluluğunu gerçekleştirmesini sağlayan bir bilinç ürünüdür. Bilgi ahlakı ise bilmenin ve öğrenmenin insanda belirli bir tavır, tutum ve davranış geliştirmesini sağlayan bilişsel bir değerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl izan sahipleri bunu anlar.” (Zümer, 39/9.) “Kulları içinden ancak bilenler (âlimler), Allah’ın büyüklüğü karşısında derin saygı duyarlar.” (Fatır, 35/28.) ayetleriyle vurgulanan husus, bilgi ve bilinç ilişkisidir. Dolayısıyla bilgi, insanın yaratıcısına karşı sorumluluğunu hatırlattığı ve insanlığın hayrına, iyiliğine ve faydasına yönelik işler yapmaya sevk ettiği ölçüde anlam ve değer kazanacaktır.

Gerçeklikten uzaklaşan algılar ve dijital değersizleşme
Şu bir gerçek ki yaşanan tüm bu gelişmeler, bilinciyle hayatın öznesi olan insanın yerini ileri teknolojik cihazların alacağı bir geleceğin habercisidir. Zira internetin ve dijital araçların bugünkü kullanımına bakılırsa insanın gelecekte kendi beynini kullanmak yerine dijital makinelerin bilgi işleme imkân ve yöntemlerini tercih edeceği bugünden öngörülebilir bir durumdur. Kaldı ki bugün nesnelerin interneti, yapay zekâ ve mikroçip marifetiyle yakın gelecekte insanların bile doğrudan internetle bütünleşebileceği konuşuluyor. Diğer yandan insanın varlık ve çevre algısını büsbütün değiştirecek olan ve “ayna dünyalar” (mirror worlds) diye nitelenen bir sanal boyuttan bahsediliyor. Esasen, dijitalleşmeyle birlikte gerçeklik algılarıyla oynanan ve hakikatle arası yapay oluşumlarla perdelenen insanlık, bambaşka ilişki biçimleri, hayat tarzları, davranış kalıpları ve inanç sistemleriyle örülü büsbütün sanal bir dünyaya doğru büyük bir hızla yol alıyor.

Buradaki asıl büyük sorun ise insanın gelecekte de fıtratıyla barışık kalmasını sağlayacak değerlerin, teknolojinin gölgesinde ve hatta gerisinde kalmasıdır. İnsanın, varoluşunu anlamlandıran birçok özgün ve kadim değerinden farkında olmadan vazgeçmesidir. Nitekim bu süreçte birçok insani değerin daha çok kazanma, daha fazla tüketme ve daima eğlenme ihtirasının gölgesinde kaldığı yadsınamaz bir gerçektir. İşte bu değerlerden birisi de insanı diğer varlıklardan, robotik makinelerden ve dijital cihazlardan ayıran hayati bir vasıf olan ahlaktır. Gelin görün ki bu olağan dışı dönüşümün rüzgârına kapılan modern insan, bazı hayati değerleri, ilkeleri ve ölçüleri hep sonradan hatırlamak gibi bir yanılgı içerisindedir.

Dijital dünyanın en büyük yitik değeri: Ahlak
Bugün dijital dünyanın en temel ihtiyacı, hukuki alanda olduğu kadar ahlaki boyutta da inşa edilmesi gereken bir meşruiyet zeminidir. Esasen hukukun işlevini de kolaylaştıran ahlak, yasalar tarafından sınırları çizilmeyen yahut beşerî kanunlardan bağımsız olarak kişinin özgür iradesiyle ortaya koyduğu eylemleri niteleyen bir kavramdır. Aynı zamanda ahlak, insanın davranışlarının kaynağını oluşturan ruhi ve manevi melekeleri ifade eder. (Mustafa Çağrıcı, Ahlak md., DİA.) Ayrıca, edep ve adap kavramlarıyla ifade edilen günlük hayatın çeşitli alanlarıyla ilgili saygı, nezaket, zarafet ve görgü kuralları da ahlak kavramının kapsamındaki insani değerlerdir.

Ahlak kelimesi, yansız (nötr) bir ifadedir. Bu sebeple iyi huylar ve faziletli davranışlar “güzel ahlak”, kötü huylar ve fena hareketler ise “kötü ahlak” terkibiyle ifade edilir. İslam’a göre güzel ahlak, insanın dünyaya geliş gayesini gerçekleştirmesinin zeminini oluşturan erdemler bütünüdür. Haddizatında İslam güzel ahlaktır. Bu anlamda Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (İbn-i Hanbel, II, 381.) sözü, ahlakın dindeki yerini ve insanın yeryüzü sorumluluğu eksenindeki önemini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Kötü ahlak ise kişinin söz konusu insani erdemlerden uzak bir tutum ve davranış içerisinde bulunması demektir.

Bu bağlamda öncelikle şunu ifade etmek doğru olacaktır. Dijital küreselleşmeyle birlikte geleneksel etkileşim biçimlerinden hızlı bir kopuş yaşanmaktadır. Bu savrulma, aynı zamanda hemen hemen her alanda kendisini hissettiren küresel bir ahlak krizine sebebiyet vermektedir. Zira internet teknolojileri ve dijitalleşmeye dair fikrî, hukuki ve ahlaki altyapı henüz oturmuş değildir. Buna ilaveten her insanın teknolojiyi makul, meşru ve faydalı bir amaç doğrultusunda kullanmadığı da bir vakıadır. Dolayısıyla bu durum, etik ve ahlaki bakımdan birçok yeni sorunun temel sebebi görünümündedir.

Dijital dünyada bilgi güvenliği, gizlilik ve mahremiyet
Günümüzde bilgiye erişim ne kadar kolaysa doğru bilgiye erişim de o kadar zor bir iştir. Zira internet ortamında doğru ile yanlış, gerçek ile yalan, fayda ile zarar, iyi ile kötü iç içe geçmiş durumdadır. Esasen bu manzara, bilgiyi üreten, ileten, paylaşan ve kullanan günümüz insanının, bilgi ahlakına ne denli muhtaç olduğunun bir ifadesidir.

Şu bir gerçek ki başta sosyal medya araçları olmak üzere kullanıcıya ücretsiz sunulan hizmetlerin arkasında ileri bir amaç ve güçlü bir plan olduğu çoğu kez göz ardı edilir. Oysa ücretsiz sanılan her bir uygulama, son kullanıcıya ait kişisel bilgilerin, tutumların, eğilimlerin, davranış kalıplarının hatta duygusal ve fiziksel özelliklerin toplanmasına ve depolanmasına sebep olur. Böylelikle belli odakların elinde devasa bir veri tabanının oluşmasını sağlar. Reklam, pazarlama ve yapay zekâ teknolojileri gibi alanlarda kullanılabilecek bütün bu veriler, şirketlerin ve şahısların ellerinde paraya tahvil edilecek bilgiye dönüşür.

Olayın trajik yanı ise bu tehdidin her geçen gün bir kartopu gibi büyümesi hususunda en büyük desteğin söz konusu tehdide bizzat muhatap olan dijital kullanıcılar tarafından sağlanmasıdır. Görünme, beğenilme ve var olma arzusunun alabildiğine kamçılandığı sosyal medyanın cazibesine kapılan kullanıcılar, kendilerine ait pek çok şeyi gönüllü olarak ifşa etmek suretiyle beden, hane ve bilgi mahremiyetlerini ihlal etmekte yahut ihlale zemin hazırlamaktadırlar. Dolayısıyla dijital dünyada var olmanın bedeli, çoğu kez kişinin kendi özgürlüğü ve mahremiyetidir. Bu durum ise bilgi üretimi ve bilgiye erişim konusunda büyük bir kolaylık sağlayan teknolojik gelişmelerin ve dijitalleşmenin bilgi güvenliği, gizlilik ve mahremiyet noktasında barındırdığı riskleri gözler önüne sermektedir.

Ahlaki değerleri öteleyen algı: Sanal âlem ile gerçek âlemin ayrımı
Dijital çağın bir başka açmazı da küreselleşmeyle doğru orantılı olarak bireyselleşen modern insanın dijital mecralardaki davranışları üzerinde geleneksel ve kültürel müeyyide mekanizmalarının her geçen gün etkisini yitirmesidir. Nitekim yerel yaptırımlar, uluslararası kanunlar ve daha birçok caydırıcı önleme rağmen dijital üretici, sağlayıcı ve kullanıcı davranışlarını dizginleyecek güçte bir kontrol mekanizmasının bulunmaması bilişim suçlarının büyük bir hızla artmasına sebep olmaktadır. Bu meyanda dünyada işlenen suçların büyük bir kısmını telif hakkı ihlalleri, kimlik hırsızlığı, siber zorbalık ve sanal dolandırıcılık gibi internet suçlarının oluşturması, üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur. Söz konusu meselenin kilit noktası ise kullanıcıların gerçeklik algılarındaki savrulmadır.

Ne yazık ki gerçek dünya ile sanal dünya ayrımının sadece fiziksel ve hatta farazi bir ayrım olduğu gerçeği çoğu kez göz ardı edilmektedir. Meseleye sanki her boyutuyla farklı iki dünya varmış gibi yaklaşılmaktadır. Bu ön kabul ise insanları, gerçek dünyada yapılmasından hayâ ve imtina edilen birçok davranışın sanal mecralarda yapılabileceği yanılgısına düşürmekte ve hatta cesaretlendirmektedir. Nitekim dijital mecralarda kendini son derece özgür hisseden insan, gerçekte yapamayacağı pek çok davranışı burada çekinmeden yapabilmektedir. Daha da ötesi, sahte kullanıcı hesaplarıyla gerçekliğin riskini büsbütün ortadan kaldırdığını zannederek sorumsuzca davranabilmektedir. Dijital bir ortamda bulunmanın bu açığından faydalanan insan, sözde görünmezliğin cazibesine kapılarak hakikatten, fıtrattan ve güzel ahlaktan uzaklaşabilmektedir. Oysa insan, gerçek dünyada da sanal mecralarda da ruhuyla, kişiliğiyle, sözüyle, duruşuyla, davranışıyla ve büsbütün ahlakıyla insandır. Ve ahlak, hiç kimse bilmese ve görmese bile doğru, iyi ve güzel olanı yapmayı gerektirir.

Bu noktada Allah inancı, insana büyük bir imkân sağlamakta ve güçlü bir bilinç kazandırmaktadır. Nitekim “Gözler O’nu idrak edemez, hâlbuki O, gözleri idrak eder. O, en ince şeyleri bilir ve her şeyden haberdardır.” (Enam, 6/103.) ayeti, böyle bir bilincin inşasına matuftur. Dolayısıyla bütün mesele, dijital mecrada da tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi ilahi bir gözetim altında olma bilinciyle hareket edebilmektir. Bu bakımdan bilinmelidir ki dijital ortam, gerçek hayata alternatif bir sorumsuzluk alanı değil; bilakis gerçeğin ta kendisidir. Dolayısıyla orada da özgürlüklerin bir sınırı vardır ve oradaki tutum ve davranışların da ahlaki bir temele dayanması gerekir.

Ahlakın etki alanının daraltılması: İndirgeme problemi
Dijital çağın bütün sorunlarının temelinde, bireysel ihtiraslara dayalı gayriahlaki amaç, yöntem, tutum ve davranışlar yer almaktadır. Bu sebeple, dijital teknolojinin geliştirilmesinden tutun kullanımına varıncaya kadar her aşamada temel insani değerlerin ve ahlaki ilkelerin öncelenmesi bir zorunluluktur. Ahlak, dijitalleşme ile başlayan bu süreçte insanın bütün davranışlarına rehberlik edecek vazgeçilmez değerdir.

Bugün konuşulması gereken asıl mesele ise değişen ve gelişen şartlar çerçevesinde bireyler, kurumlar ve kuruluşlar tarafından benimsenen yeni iletişim ve etkileşim biçimlerinin hukuki ve ahlaki sınırlarının nasıl belirlenmesi gerektiğidir. Kuşkusuz bu alanda da insanlığın sahip olabileceği en büyük imkân İslam’dır. Zira İslam, yaratılışı itibarıyla değerli bir varlık olarak kabul ettiği insanın canının, aklının, malının, neslinin ve dininin korunmasını hedefleyen hükümler ve ahlak ilkeleri getirmiştir. Böylelikle insanları her ortamda iyi, doğru, güzel ve faydalı olan tutum ve davranışlara teşvik ederek; kötü, yanlış, çirkin ve zararlı olanlardan sakındırmıştır.

Elbette bütün bu ilkeler, gündelik hayatın her alanını kapsadığı gibi dijital dünyanın sanal gerçekliklerine de şamildir. Bu çerçevede İslam ahlakı, her şeyden önce teknolojide insanlığa faydalılık ilkesinin ön plana çıkarılmasını ve zararlı (yahut faydasız) olanın bertaraf edilmesini amaçlar. Bireyin, ailenin ve toplumun huzurunu bozacak her türlü tutum ve davranıştan dijital mecralarda da uzak durulmasını gerektirir. Teknolojinin imkânlarını ve sistemsel açıklarını kötüye kullanarak insanların zafiyetlerinin suistimal edilmesinden herkesi meneder. Çünkü insanın saygınlığı, onuru, hukuku ve her türlü mahremiyeti, gerçek hayatta nasıl dokunulmazsa dijital mecralarda da aynı şekilde dokunulmazdır. Bu sebeple başta sosyal medya olmak üzere dijital teknoloji ve içerik üretme, çoğaltma, paylaşma, pazarlama gibi hususlarda meşruiyet, adalet, hakkaniyet, emanet, nezaket, zarafet, merhamet, insaf ve saygı gibi değerlerin merkeze alınması bir zorunluluktur. Bu değerlerin bütün boyutlarıyla dijital dünyaya taşınması ise her Müslüman için iman ve kulluk sorumluluğudur.

Abdurrahman Akbaş