BAYRAM YAHUT İNSANIN, KAİNATIN RİTMİNE COŞKU İLE KATILIMI

Prof. Dr. Soner Gündüzöz

Milletlerin varlık bilincini ve aidiyet şuurunu perçinleyen zaman dilimlerinden bahsedilecek olunduğunda ilk akla gelen, bayramlardır. Meşhur rivayettir. Bir bayram günü Hz. Âişe ile birlikte bulunan Hz. Peygamber’in yanında Buas Harbi’ne ait ezgiler söyleyen iki kız çocuğuna müdahale etmek isteyen Hz. Ebu Bekir’e Allah Resulü, “Her milletin bayramı vardır, bu da bizim bayramımız.” der. (Buhârî, “ʿÎdeyn”, 3) Bu çerçevede Müslüman toplum için ramazan ve kurban bayramları, ümmet bilincinin derinleştiği, ibadet zevkinin doruğa çıktığı, nihayet yardımlaşma ve tesanütün olabildiğince kuvvetlenerek, -hadiste ifade edildiği üzere- İslam toplumunun yekpare bir yapı (bünyânun mersûs) hâline geldiği günlerin ifadesidir.
Allah Resulü’nün, hicret yurdu Medine’de nevruz ve mihrican şenliklerine şahit olduğunda Müslümanlara daha deruni hayırlarla örülü iki bayram olarak ramazan ve kurban bayramını müjdelemesi, bugün dahi hâlâ kulaklarımızda, ilk günkü berraklığı ile yankılanmaktadır. Allah Resulü her zaman şehrimizin ve mensubu olduğumuz toplumumuzun üzüntüsünü ve sevincini birlikte yaşamamızı öğütlemiştir. Efendimizin, Medine’de hurma devşirme mevsiminde en küçük çocuğu yanına çağırarak ilk turfanda hurmayı ona ikram etmesi, hurma hasadının topluma bereketler getirmesi ve âdeta hasadın bir şenlik havasında yapılması için İslam toplumuna bahşedilmiş bir bayram strateji niteliğindedir.
Bayram günleri Allah’ın insanlara bir lütfudur. Bayram kelimesinin etimolojisi dahi bu nükteye aşinadır. Ecdadın, Farsça Bezrâm’dan Türkçe söyleyişe aktardığı bayram kelimesi bir görüşe göre “sevinç ve eğlence günü” demek iken diğer bir görüşe göre ise “neşeyle konuşup eğlenme, yiyip içme meclisi” demektir. (Sargon Erdem, “Bayram”, DİA, V, 257) Gerek bu ad, gerekse de Allah Resulü’nün Ramazan Bayramı öncesi sabah namazına gitmeden bir iki hurma yiyerek evinden çıkması (Tirmizî, Cum'a, 38), Kurban Bayramı’nda ise bayram namazından sonra kurbanının eti ile kahvaltısını yapması, bayramların yemek kültürümüzü şekillendiren birer zaman dilimi olmasının nedenleri arasındadır.
Bunun yanında bayram kelimesinin Arapçası olan “‘îd” kelimesi, “âdet” kelimesi ile mevcut bağı sayesinde tüm varlığın âdetullah ya da daha bilindik ifadesi ile sünnetullah şeklinde ortak bir ilâhî kanunun tecellisi olduğuna atıfta bulunmaktadır. Bununla âdeta müminlerin, Allah’ın yarattığı kâinatın eşsiz ritmine, fıtratlarından gelen ruhi bir neşve ve coşku hâli içinde katılmaları ifade edilmek istenmektedir. Öyle ya! İftar kelimesinin yaratılış mayasına, yani fıtrata delaleti olduğu kadar, oruç açmaya, yani iftara ve nihayet fitreye (fıtır sadakasına) beraberce delaleti vardır. Bu durum, dinî terminoloji açısından rastgele bir husus değildir. Müminler, ramazan ayında her günkü iftarlarında, fıtratlarındaki ilâhî özü keşfetmekte, nefsin tedsiye ve örtülerinden biraz daha arınmakta ve nihayet ramazanın sonunda bunun sevincini hak etmektedirler.
Onlar, Allah Resulü’nün “günahlarını bağışlatmadan ramazanı geçirmiş olanın vay hâline” (Tirmizî, Daavât, 100) dediği kimselerden değil, “inanarak ve sevabını Allah’tan umarak ramazanı ihya edenlerin geçmiş günahları bağışlanır” müjdesini verdiği insanlardan olma bahtiyarlığına erişmektedirler. Artık müminlerin bayramlarda beraberce bu mutluluğu yaşama vakti gelmiştir. Bu doğrultuda bir Müslüman, ramazan orucunu tutsun veya tutmasın, sağ olarak bayrama eriştiği takdirde bayram namazı çıkmadan önce mutlaka fitresini de vermelidir. (Buhârî, Zekât, 76) Bu nebevî uyarının bir gereği olarak fitreler ramazan ayının girmesinden itibaren ödenmiş, ihtiyaç içindeki Müslüman kardeşlerimizin bayram harçlığı olmuştur. Böylece bütün Müslümanlar bayram sevincine ortak olmuşlardır.
Ramazan ayına, öncesinde açılan yufkalar, çarşı ve pazardan alınan erzaklar ile hazırlandığımız kadar, manevî bir hazırlık olarak tövbelerle, istiğfar ve yakarışlarla da hazırlık yaptığımız malumdur. Aynı şekilde Ramazanda bu aya özgü güllaç, künefe ve baklavalarla soframızı süslediğimiz kadar, bu mübarek ayı teravih namazları, uykuya inat kıyama durduğumuz teheccüdler, sonunu sabah namazına bağladığımız sahur yemekleri ve dilimizden düşürmediğimiz zikir ve virdlerle tatlandırmışızdır. Şimdi ise nihayet bayrama kavuştuk. Bu istikamette Ramazanda ruhen ve kalben aldığımız manevî tat devam etmeli, on bir ayın sultanına vedamız, ibadet hayatımızın zirve yaptığı, gönül dünyamızın inşirah bulduğu bu zamana gerçekte bir veda olmamalı, aksine kulluk bilincimizin tazelenmesine tatlı bir hoş geldin sedası olmalıdır.
Ramazan ayında Allah’ın kelamı ile kurduğumuz ünsiyet, şevval ayından başlayarak bütün bir yıla yayılmalı ve şevval ayında tutacağımız altı gün oruç ile bütün yıl oruç tutmuş gibi olacağımızın (Müslim, Sıyâm, 204; Tirmizî, Savm, 53 ) nebevi müjdesi doğrultusunda hareket etmeliyiz. Bu, hayatımızı ramazanlaştırmaktır. Anadolu irfanının diliyle ifade edecek olursak her geceyi Kadir, herkesi Hızır bilmektir. O hâlde ramazan sonrasında da Kur’an-ı Kerim, hanelerimizin ahenkli sedası, hayatımızın kılavuzu ve ruhumuzun enerjisi olmaya devam etmelidir. Ramazan ayında günahlarımızı bağışlatarak yepyeni bir dimağ ve şuurla yeni ve taze bir nurlu bayram sabahına uyanmamızın, bizim manevî hayatımıza milat olmasının anlamı budur.
İsra’nın Miraç’a eşik olması gibi, abdestin namaza girizgâh olması gibi ve sahurun imsakı kucaklaması gibi bayramları karşılayan arefe günü, ramazan orucunun sonuna vurulan mühürdür. Bugün, mümin için yeni bir milattır elbette, ardından gelen bayramı müjdeleyen... Bayrama adım atmaktadır arefe… O gün, “Yarın bayram” dediğimiz gündür… Çocukların akşamında, yastıklarının başucunda bayramlık elbiseleri olduğu hâlde uykuya daldıkları gündür o… Nihayet tüm müminlerin kutsal bir ibadetin mutluluğunu, aynı kutsallıkla karşılamaya hazırlandıkları gündür arefe… O günde ahirete göçen sevdiklerimizin kabirlerine Fatihalarla ziyaretimiz, bir gün onlarla kavuşacağımız ve cennet bahçelerinde söyleşeceğimiz günün provasıdır yalnızca. Nihayet Allah Resulü’nün arefe günü, kulları cehennem ateşinden azat ettiği kadar azada şahitlik eden başka bir gün olmadığını söylediği (İbn Mâce, Menâsik, 56) arefe günleridir bayramın müjdeleyicisi günler… Bayram günleri ise cehennem azabından azat olduğumuz ve özgürleştiğimiz, arınmışlığımızı ve sadakatimizi gösterdiğimiz ve bir daha günahımıza dönmeme ahdimizi yenilediğimiz misak günlerimizdir. Sınırsız bir ödülle müjdelendiğimiz Ramazan oruçlarımıza bir mükâfat olarak Rabbimizden armağandır ramazan bayramları… Ramazan bayramının adı melekler arasında ödül günüdür. Allah Resulü’nün bir hadisi bunu şöyle müjdeler:
“Ramazan bayramı olduğunda melekler, göklerdeki yolların kapılarında dikilirler. ‘Ey Müslümanlar! Size cömertçe hayırlar bahşedecek olan, bolca sevaplar ihsan edecek olan Rabbinize erkenden koşun’ diye seslenirler. Sizler ki, emredildiği gibi geceleri ibadetle geçirdiniz. Gündüzleri oruç tutmanız söylendi, oruç tuttunuz, Rabbinize boyun eğdiniz. Namazlarınızın yüzü suyu hürmetine buyurun size ödülleriniz’ diye sözlerini tamamlarlar. Derken bir melek şöyle seslenir: ‘Kulak verin. Rabbiniz sizi affetti. Artık evlerinize, rüştünüzü ispatlamış olarak gönül huzuru içinde dönün. Bugün ödül günüdür. İşte bayram gününün göklerdeki adı ödül günüdür.’ (Taberanî, el-Mu’cemü’l-kebîr, I, 226)”
Ramazan bu sene biraz buruk geçse de, tüm müminler hep beraber saf tutamasak da ve sarılamasak da sımsıkı… Ruhlarımız bir o kadar kenetlendi birbirine… İhtiyacı olan kardeşlerimize destek olduk, pandeminin kardeşlerimizin üzerine yıktığı ekonomik darlığı bir nebze hafifletmek istedik, didindik durduk. İhtiyaç sahibi kardeşlerimize tasadduk, filtre ve zekâtlarımızla yetişmeye çalıştık. Onların maddî zorluğunu giderirken, aslında ruhumuzun üstüne çöreklenmiş olan nefsaniyeti yok ettiğimizin idrakine vardık. Kardeş olmak ne demekmiş, onu bu vesilelerle bir kere daha anladık. Hastalıktan ölen kardeşlerimizin acısıyla dertlendik, kardeşlerimize rahmet ve mağfiret dilerken, geride bıraktıklarına bir teselli olmak için birbirimizle yarıştık. Kadir gecesindeki sağlık, afiyet ve barış dualarımızla nihayet bayrama eriştik. Acılar kolayca dinmez elbet, ama hastalığa yakalananlara, Allah Resulü’nün “lâ be’se tahûr inşallah” sözü dillerimizde, ümidimizi hiç yitirmedik... Kaybettiklerimizin ardından “innâ lillâhi ve innâ ilehyi râci‘ûn” ayetinin manası gereği, mülkün Allah’a ait olduğunu ve hepimizin ona kavuşacağını bir kez daha tasdik ettik. Canla başla çalışan sağlıkçılarımıza dualar ettik, “güç kuvvet ver Allah’ım onlara…” dedik, “bizi ailelerimize bağışladığın gibi onları da ailelerine, bağışla” niyazıyla bitirdik dualarımızı…
Şimdi bayram… Acılara sabırla ve hep beraber karşı koyma zamanı… Maddeten kucaklaşamasak da bir olmanın şuuru ile gönül ikliminde buluşma zamanı… Allah Resulü’nün namaza gidişi hatıramızda capcanlı... “O, bayram namazlarına giderken Said b. Ebi’l-Âs’ın evinin yanından süzülürdü, sonra çadırlarda oturan ahalinin sokağından yoluna devam ederdi. Namazı kıldıktan sonra evine bir başka yoldan dönerdi. Bu yol Züreyk oğullarının yoluydu. Derken Ammar b. Yasir’in ve Ebu Hureyre’nin evlerinin yanından Balat mevkiine çıkardı.” (İbn Mâce, İkâmetü’s-salavât, 162) Kim bilir, Nebi yolda kimlerle karşılaşırdı, sahabe ve Peygamberimiz birbirleriyle nasıl selamlaşırlardı? Ve kim bilir onu görenler ne kadar mesut olurdu? Özlemekteyiz Allah Resulü’nü… Belki aynı yollarda yürümüyoruz, karşımıza Said b. el-Âs çıkmıyor, Ebu Hureyre selam vermiyor bize… Ama salatü selamlarımızla onlarlayız. Allah Resulü’nün sahabesi ile yaşadığı şehir ve komşuluk ruhunu yaşayabilme arzusundayız. Komşumuzdaki hüznün ortağı, sevincin paydaşıyız. Biz tokken komşumuzun aç olmasına tahammülümüz yok. Hatta sokaktaki kedilerin, köpeklerin ve kuşların açlığına ve huzursuzluğuna dahi tahammülümüz yok.
Bu gün bayram. Bayram, tüm kâinatın ahengine ve ritmine katılmaktır. “Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah’a boyun eğer.” (Ra’d, 13/15) ayetinin mefhumuna ermektir. Bayram insanlara, hayvanata ve nebatata beraberce gelir… Ümmü Atiyye anlatır: “Bayram günü bize evlerden dışarı çıkmamız söylenirdi. Genç kızlardan, özel halleri olan hanımlara kadar hepimiz evlerimizden dışarı çıkar, namazgâhta erkeklerin ardında yerimizi alırdık. Bayanlar erkeklerin ‘Allahu Ekber!’ nidalarına ortak olurlar, onlarla birlikte dua eder ve o günün bereketli ve tertemiz bir gün olması için Allah’a yakarırlardı.” (Buhârî, Îdeyn, 12)
Bayramlar esenlik günüdür. Müminler hiçbir zaman şiddetin parçası olmadıkları gibi bayramlarda daha bir özen içerisindedirler. Peygamber efendimiz, düşman karşısında olmadıkları müddetçe İslam memleketlerinde Müslümanların, bayramları silah taşımalarını yasaklamıştır. (İbn Mâce, İkâmetü’s-salavât, 168) Bayramlar kardeşliğin ve dostluğun yaşandığı günlerdir. Bayramlar dua vakitleridir. Allah Resulü “Sıkıntılı anlarda duasının Allah tarafından kabul edilmesini isteyen, bolluk zamanlarında ettiği duayı artırsın.” (Tirmizî, Daavât, 9) demiştir. Bayramlar, küslüklere ve dargınlıklara son verme zamanıdır. Zira bir Müslüman, kardeşine üç günden fazla küs duramaz. Bayramın bizi kucakladığı bu günlerde istiğfar ve tövbelerimizle Rabbimize el açmakta, kederlerimizi bayram sevinci ile izale etmesi, hayatımızı Kur’an-ı Kerim’in boyasıyla boyaması niyazımızı terennüm etmekteyiz. Oruç, ruhlarımızın bağ bozumu oldu. Akıp giden ömrümüzde ibadet şuurunu bize aşılarken, sabrı şükürle yoğurdu… Şimdi Bayram… Ramazanın, bereketli ayın neşe dolu hasadı… Rabbimizin bize armağanı ve nihayet hayatımızın yeniden ihyasının miladı…

Prof. Dr. Soner Gündüzöz